Merhaba, herkesin mutlu ve sağlıklı bir bayram tatili geçirdiğini düşünerek bu hafta biraz farklı bir yerden devam edeceğim. Bu hafta kişisel perakende efsanelerimi paylaşmak istiyorum. Kişisel tercihlere bağlı olarak insanların sevdiği veya gezmekten hoşlandığı mağazalar vardır. Bende müzik ve sinema üzerine kurulu mağazaları dolaşmaktan büyük keyif alırım. Müzik ve sinema üzerine kurulu iki perakende zincirini sizlere anlatmak istiyorum. Anlatacağım zincirler, Tower Records ve Blockbuster isimli iki ayrı perakende şirketiydi, maalesef artık yoklar. Tower Records’ın birçok mağazasını gezme şansım oldu. Ama Blockbuster mağazalarını hiç görmedim.
Müzik ve sinema hayatımda her zaman önemli bir yer ve zaman kaplıyor. Lise ve üniversite yıllarımda, “internet öncesi zamanlar olarak geçen ve çocuklarımın nasıl bir yaşam olduğunu kesinlikle anlayamadığı dönemlerde”, bu konular ile ilgili müthiş bir kaynak kıtlığı vardı. Bulduğumuz her şeyi okurduk, merakla beklediğim ama yurtdışından çok nadir olarak elimize geçen dergilerden biri de “Pulse!” adında aylık bir yayındı. Pulse, Tower Records’ın ya da başka bir deyimle o zamanlar “dünyanın en büyük müzik perakendecisi olan Tower Records’ın” yayınıydı. Devamında, Londra Piccadilly’de mağazasını ilk gördüğüm zaman çeşit-bolluk vb. açısından “adamlar yapmış” diyerek içinde saatler geçirdiğimi hatırlıyorum.

Tower Records, Russell Solomon “2018’de 92 yaşında öldü, babadan esnaf-tüccar” tarafından 1960’ların başında Amerika’da kuruluyor. Yıllar içinde pasifik kıyısından bütün ülkeye ve diğer ülkelere de uzayan başarılı bir iş modeli geliştiriyorlar. Yaklaşık 40 sene bu iş modeli ile dünyanın her yerinde büyük müzik mağazaları açıp, iyi de para kazanıyorlar. O zamana kadar müzik işini bu boyuta veya büyük zincir mağazacılık olarak yapan örnek pek olmamış. Her zaman olduğu gibi modeli ilk bulanın veya ilk başarılı uygulamanın rüzgarıyla müzik perakendeciği alanını fethetmişler. R. Solomon iyi bir organizatör veya işletmeci, çevresine aldığı adamları her zaman mağazalardan seçerek perakendenin en geleneksel kuralını uygulamış. İlginç bir anekdot; genişleme dönemi veya mağazalaşma çok hızlı olmuş, bu arada mağazaların inşaat işleri de hep akrabaları tarafından yapılmış. Bu da perakende içinde yer alan “güven duyma” kuralına yakın gözüküyor. Birçok filmde veya müzik klibinde arka planda Tower Records mağazalarını görmek mümkündür. Aklıma gelen ilk gelen veya en sevdiğim örnek, Tom Petty’nin “Into the Great Wide Open” klibinde, ki Johnny Deep ve Faye Dunaway gibi iki efsanenin eşliğinde arka plan görüntüleridir.
Son ise geleneksel perakende hikayelerinde olduğu gibi pek parlak değil, 2000’lerin başında iflas ve mağazaların kapanması veya devredilmesi, bazı ülkelerde aynı isimle devam eden mağazalar var, sebep de yıllar önce ulusal yatırımcılar tarafından devir alınması. Online olarak da 2020’den beri bir web sitesi var. Sizlere aktarmak istediğim ise bütün bunlardan ayrı olarak; perakende de mesai harcayıp bu konuda tecrübeler yaşadıktan sonra, Tower Records ile ilgili bir belgesel seyretmemin, yukarıda anlattığım lise-üniversite yıllarım ve perakende tecrübemin kesiştiği bir noktayı oluşturmasından kaynaklanıyor. Aranızda pek çok perakende çalışanı veya tecrübesi olan arkadaşım var, bu belgeseli “Tower Records – All Things Must Pass” seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim. Perakende de başarı ve devamında bu başarının yarattığı körlükten dolayı gelen çöküşün çok iyi anlatıldığı bir belgesel olmuş. Filmden o kadar çok örnek saymak mümkün ki;
- Mağazalaşmada yanlış ülke seçimleri, yanlış şehir/lokasyon seçimleri, mağaza büyüklüğü vb.
- Girdikleri ülkenin özel koşullarına çok fazla dikkat etmemek veya saygı duymamak
- Daha önce başarılı yaptıkları ama koşullardan dolayı değişmesi gereken işleri-süreçleri-uygulamaları değiştirmemek, yeni koşullara entegre etmemek.
- Kurbağa/kaynayan su hikayesinde olduğu gibi zaman içerisinde karlılığın düşüşü-tedbir almamak vb. konularda geç kalmak. Sonuçta 40 yıllık bir süreçten bahsediyoruz.
Ve en önemlisi “bu işi en iyi yapan biziz” mottosuna çok fazla inanmaları. Markanın en güçlü olduğu dönemde internet işine yanlış giriş veya inanmadan yapma, mağaza boyutlarında değişikliğe gitmeme, internet ile gelen yeni teknolojileri görmeme veya yatırım yapmama bu “en iyi biziz” kısmını oluşturmuş.

İkinci efsanem ise “Blockbuster”, bu zincir de yine A.B.D. orijinli bir video kaset kiralama zinciriydi. Blockbuster Video olarak bilinen zincir, bir film ve video oyunu kiralama hizmetleri perakendecisiydi.
Hizmetler öncelikle video kiralama dükkanlarında sunuldu, DVD kiralama, stream vb. iş alanlarını da denediler. 1990’lar boyunca uluslararası çapta genişledi. 2004’teki zirvesinde, Blockbuster 9.094 mağazadan oluşuyordu ve yaklaşık 84.300 kişiyi istihdam ediyordu: 58.500’ü Amerika Birleşik Devletleri’nde ve 25.800’ü diğer ülkelerde ve bu ülkelerin sayısı 15’ti. Bu kadar büyük olmanın ve liderliğin getirdiği “biz en büyüğüz körlüğü” ve kötü yönetim, Netflix’in DVD kiralama işini çok daha etkin olarak başlatması ve artan rekabet Blockbuster’ın düşüşüne yol açan başlıca faktörlerdi. 2000’lerin sonlarında önemli gelir kaybı yaşadılar ve şirket 2010’da iflas koruması için başvurdu. Ertesi yıl, kalan 1.700 mağazası uydu televizyon sağlayıcısı Dish Network tarafından satın alındı ve 2014 yılına kadar şirkete ait son 300 mağaza kapatıldı. Marka için kurumsal desteğin sona ermesine rağmen, Dish az sayıda franchise anlaşmasını elinde tuttu ve bazı franchise’ların açık kalmasını sağladı. En son 2019’da Batı Avustralya’da yapılan bir dizi başka kapanışın ardından Bend, Oregon, Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan yalnızca bir franchise mağazası açık kaldı. Bu mağazada bildiğim kadarıyla bir müze işlevini görüyordu.
Blockbuster’ın nasıl battığı aslında Tower Records ile aynı paralelde bir konu, yukarıdaki gibi maddeler vermek yerine size bir kitap tavsiye etmek istiyorum. Netflix kurucusu Marc Randolph tarafından yazılan “Bu iş asla tutmaz” isimli kitabı okuyun, kitapta Netflix’in olmaz denilen bir işte nasıl inatla yola devam ederken Blockbuster’ın biz en büyüğüz tutuculuğu ile nasıl battığını çok detaylı olarak anlatıyor.
Tower Records ile ilgili belgeseli veya Netflix hakkındaki kitabı okuduğunuz zaman, bunun aynısı çalıştığınız perakende markasında oldu-oluyor-olacak diyeceğiniz veya bunun aynısını zaten yaşadım diyeceğiniz birçok konu/yaşanmış olay göreceksiniz.
Müzik perakendesi ile ilgili ülkemizden efsanem ise Piccatura’dır, onun da adını anmadan bu yazıyı bitirmek olmaz. Bakırköy Tınaztepe Pasajının altındaki ufacık dükkân, benim için o zamanların Spotify’ıydı. Bütün Rock efsanelerim ile orada tanıştım. Onun da devam etmesini isterdim.
Sizde lütfen sevdiğiniz veya sizde bu da benim kişisel “perakende efsanelerim” diyebileceğiniz markalar varsa yoruma yazın…
Bu haftalık bu kadar, gelecek hafta görüşmek üzere sağlıkla kalın…
