Danimarkalı moda markası SELECTED, Ankara’daki ilk mağazasıyla Türkiye pazarına resmen giriş yaptı. Hem kadın hem de erkek giyim alanında modern ve lüks segmentte ürünler sunan marka, BESTSELLER bünyesinde Türkiye’deki büyüme adımlarını başlattı. Markanın Türkiye’deki ilk mağazası Ankara Merkez AVM’de kapılarını açarken, açılış yalnızca yeni bir markanın Türkiye’deki fiziksel varlığı açısından değil, mağazanın arkasında devreye alınan teknoloji altyapısı açısından da dikkat çekiyor.
SELECTED’in Türkiye’deki ilk mağaza operasyonunda Microsoft Dynamics 365 altyapısının da ilk kez hayata geçirilmesi, marka girişini klasik bir mağaza açılışının ötesine taşıyor. Böylece yeni mağaza, fiziksel perakende yatırımıyla teknoloji dönüşümünün aynı noktada buluştuğu bir başlangıç olarak konumlanıyor.
Merkez Ankara’da SELECTED için gerçekleştirilen mağaza projesi, 2026 yılına ait proje kayıtlarında da yer alıyor. Merkez Ankara ise ofis, yaşam ve ticari alanları bir araya getiren çağdaş bir karma kullanım projesi olarak konumlanıyor.
Türkiye’ye Giren Marka Kadar Arkasındaki Sistem de Önemli
Perakendede yeni bir markanın pazara girişinde mağazanın lokasyonu, tasarımı ve ürün gamı kadar operasyon altyapısı da belirleyici hale geliyor.
SELECTED’in Türkiye operasyonunda Microsoft Dynamics 365’in devreye alınması bu açıdan önemli. Microsoft’un Dynamics 365 Commerce çözümü; mağaza operasyonları, ürün bulunabilirliği, sipariş yönetimi ve mağaza teslimatı gibi süreçlerin birbirine bağlanmasını destekliyor.
Bu tür altyapıların değeri yalnızca arka ofiste ortaya çıkmıyor. Doğru kurgulandığında stok görünürlüğünden sipariş yönetimine, mağaza operasyonundan müşterinin satın alma deneyimine kadar birçok temas noktasını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla SELECTED’in Türkiye’deki ilk mağazasında teknoloji altyapısının en baştan operasyonun bir parçası olarak konumlandırılması, markanın pazara giriş stratejisinin önemli bir ayağını oluşturuyor.
Lüks ve Premium Perakendede Beklenti Artık Sadece Ürün Değil
Premium perakendede tüketicinin mağazadan beklentisi de değişiyor.
Ürünü görmek ve satın almak artık deneyimin yalnızca bir bölümü. Müşteri; hızlı hizmet, ürün bulunabilirliği, doğru bilgi, kusursuz ödeme ve satın alma sonrasındaki süreçlerin de aynı standartta ilerlemesini bekliyor.
Bu nedenle mağazanın arkasındaki teknoloji, tüketicinin doğrudan görmediği ancak deneyimin kalitesini belirleyen unsurlardan biri haline geliyor.
SELECTED’in Türkiye lansmanını bu açıdan değerlendirdiğimizde, markanın yalnızca fiziksel olarak Türkiye’ye gelmediğini; operasyonel altyapısını da mağaza açılışıyla birlikte kurduğunu görüyoruz.
Global Markalar İçin Türkiye’ye Giriş Modeli Değişiyor
Türkiye’de global markaların mağaza yatırımları devam ederken, yeni dönemde tartışma yalnızca “hangi marka, hangi AVM’de mağaza açtı?” sorusuyla sınırlı kalmıyor.
Asıl soru, markanın Türkiye operasyonunu ne kadar entegre, ölçülebilir ve ölçeklenebilir bir yapı üzerine kurduğu.
SELECTED örneğinde fiziksel mağaza ile teknoloji yatırımının aynı anda devreye alınması bu nedenle dikkat çekici. Yeni bir pazara girerken mağaza sayısını artırmak kadar, operasyonu büyümeye hazır hale getirmek de stratejik önem taşıyor.
Üstelik Microsoft Dynamics 365 gibi sistemlerin sunduğu mağaza ve sipariş yönetimi kabiliyetleri, fiziksel mağazanın tek başına çalışan bir satış noktası yerine daha geniş bir omnichannel yapının parçası olmasına imkân verebiliyor.
Bir Mağaza Açılışından Daha Fazlası
SELECTED’in Ankara’daki ilk mağazası, Türkiye’de global bir markanın fiziksel olarak varlık göstermesinin ötesinde okunabilir.
Bir tarafta yeni bir marka pazara giriyor. Diğer tarafta bu giriş, yeni bir mağaza operasyonu ve teknoloji altyapısıyla destekleniyor.
Perakendenin yeni döneminde mağaza artık yalnızca ürünün sergilendiği yer değil; teknoloji, veri, operasyon ve müşteri deneyiminin kesiştiği fiziksel merkez haline geliyor.
SELECTED’in Türkiye’deki ilk mağazasının hikâyesini değerli kılan da tam olarak bu: Yeni bir marka, yeni bir mağaza ve Türkiye’de ilk kez devreye alınan bir teknoloji altyapısı aynı başlangıç noktasında buluşuyor.
Beymen Group, satış organizasyonunu güçlendirmeye yönelik stratejik yapılanma kapsamında üst düzey bir atama gerçekleştirdi. Perakende ve moda sektöründe uzun yıllara dayanan deneyime sahip Oğul Sipahioğlu, Beymen Monobrand Satış Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve başladı.
Yeni görevinde Sipahioğlu, monobrand satış kanalının strateji, operasyon ve büyüme süreçlerinden sorumlu olacak.
Lüks moda dünyasında sürdürülebilir büyüme vizyonu doğrultusunda gerçekleştirilen yeni yapılanma ile Beymen’in multibrand ve monobrand mağaza yapıları ayrı kanal stratejileriyle yönetilecek.
Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat mezunu olan Sipahioğlu, Clark University’de finans alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. 25 yılı aşkın kariyeri boyunca perakende ve moda sektöründe üst düzey görevler üstlenen Sipahioğlu, son olarak Yargıcı’da Genel Müdür olarak görev yaptı. Daha önce Vakko ve Beymen Group’ta üst düzey pozisyonlarda bulunan Sipahioğlu, çok kanallı satış yönetimi, perakende büyüme stratejileri ve operasyonel verimlilik alanlarında önemli başarılara imza attı.
H&M, İngiltere’deki genel merkez operasyonlarında kapsamlı bir yeniden yapılanma sürecine gidiyor. Şirketin İngiltere destek ofislerinde bulunan 250 pozisyon için danışma ve yeniden organizasyon süreci başlatılırken, mağaza çalışanlarının bu süreçten etkilenmeyeceği belirtildi.
H&M, değişimin satış pazarları ve merkezi satış organizasyonundaki yapıyı sadeleştirmeyi ve karar alma süreçlerini müşteriye daha fazla yaklaştırmayı amaçladığını açıkladı. Ancak danışma süreci henüz tamamlanmadığı için kaç pozisyonun gerçekten işten çıkarmayla sonuçlanacağı netleşmiş değil.
Satışlar Gerilerken Kârlılık Artıyor
Yeniden yapılanma, H&M’in finansal olarak tamamen zayıf bir tablo çizdiği bir dönemde gerçekleşmiyor. Şirket, 31 Mayıs’ta sona eren ilk yarıda tek seferlik kalemler hariç faaliyet kârını %14 artırarak 8,1 milyar SEK’e yükseltti.
Buna karşılık grubun yerel para birimlerindeki net satışları %1 gerileyerek 104,4 milyar SEK seviyesinde kaldı. Brüt kâr marjı ise %53,8 olarak gerçekleşti.
Bu tablo, H&M’in yeniden yapılanma kararının yalnızca maliyet azaltmaya değil, organizasyonu daha çevik hale getirmeye yönelik olduğunu gösteriyor.
Perakendede Daha Az Karmaşıklık, Daha Hızlı Karar
H&M’in açıklamasındaki en dikkat çekici nokta, organizasyonel karmaşıklığı azaltma ve kararları müşteriye yaklaştırma hedefi. Bu yaklaşım, büyük perakende gruplarında son dönemde öne çıkan daha yalın merkez yapıları ve daha hızlı yerel karar alma eğiliminin bir örneği.
Ancak merkez organizasyonunda yapılan değişikliklerin mağaza operasyonlarına yansımaması da dikkat çekiyor. Şirketin mevcut açıklamasına göre süreç yalnızca genel merkez pozisyonlarını kapsıyor.
H&M’in hamlesi, perakendede büyümenin yalnızca satışları artırmakla değil, karar alma mekanizmasını sadeleştirip organizasyonu müşteriye daha hızlı yanıt verecek şekilde yeniden kurmakla da ilgili olduğunu gösteriyor.
ABD’de Meksika menşeli iceberg marulla ilişkilendirilen Cyclospora salgını, yalnızca bir gıda güvenliği sorunu olmaktan çıkarak perakende ve restoran sektöründe ciddi bir tüketici güveni problemine dönüşüyor. Salgının 15 eyalete yayılması ve ülkede bildirilen vaka sayısının 25 binin üzerine çıkması, tüketicilerin yalnızca ilgili üründen değil, genel olarak taze gıda kategorisinden uzaklaşmasına neden oluyor.
NielsenIQ verileri, salgının etkisini doğrudan satışlarda gösteriyor. 18 Temmuz’da sona eren haftada ABD’de taze marul satış adetleri haftalık bazda %9 gerilerken, paketli salata satışlarının dört haftalık dönemde yıllık bazda %14 düştüğü görülüyor.
Sorun Marulla Sınırlı Kalmadı
Salgının belirli bir tedarik zincirindeki iceberg marulla ilişkilendirilmesine rağmen tüketicilerin ürünler arasındaki farkı yeterince ayıramaması, perakendeciler açısından daha büyük bir risk yaratıyor.
Tüketici gözünde problem yalnızca belirli bir tedarikçiden gelen marul olmaktan çıkıp “taze gıda güvenli mi?” sorusuna dönüşüyor. Bu nedenle farklı marul çeşitleri ve hatta salgınla doğrudan ilişkisi bulunmayan taze ürünler bile talep kaybından etkilenebiliyor.
Restoran tarafında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Salgınla adı ilişkilendirilen Taco Bell’de müşteri trafiği ciddi biçimde gerilerken, salgınla doğrudan ilişkili marul kullanmadığını belirten Sweetgreen dahi tüketici endişesinin yarattığı dalga nedeniyle yıllık karşılaştırılabilir satış beklentisini aşağı çekti.
Perakendede Güven, Ürünün Önüne Geçti
Bu gelişme, gıda perakendecileri için önemli bir noktaya işaret ediyor: Tüketici bir ürünün güvenli olduğuna ikna olmadığında, markalar arasındaki ayrımı yapmayabiliyor.
Tedarikçiler de buna göre pozisyon almaya başladı. Gıda dağıtım şirketi Sysco’nun tedarikini ABD’li üreticilere kaydırması, güvenlik endişelerinin satın alma ve tedarik zinciri kararlarını da değiştirdiğini gösteriyor.
Bu süreçte yerel üretim ve ürünün kaynağının açık şekilde gösterilmesi de tüketici güveni açısından daha önemli hale geliyor.
Gıda perakendesinde artık yalnızca ürünün güvenli olması yeterli değil; tüketicinin de bunun güvenli olduğuna inanması gerekiyor. Cyclospora salgını, tek bir ürün grubundaki gıda güvenliği probleminin doğru iletişim kurulmadığında tüm kategoriye yayılan bir güven krizine dönüşebileceğini gösteriyor.
Türkiye’de dijital alışveriş alışkanlıkları son 10 yılda köklü bir dönüşüm geçirdi. İnternetten ürün veya hizmet sipariş eden kullanıcıların oranı 2016’da %21 seviyesindeyken, 2026 itibarıyla %60’a yükseldi. Başka bir ifadeyle, bugün her 10 internet kullanıcısından 6’sı alışverişini dijital kanallar üzerinden gerçekleştiriyor.
Bu değişim, e-ticaretin artık alternatif bir satış kanalı olmaktan çıkarak perakendenin ana büyüme motorlarından biri haline geldiğini ortaya koyuyor.
Mobil, Hızlı Teslimat ve Güven Dijital Ticareti Büyüttü
Son yıllarda akıllı telefon kullanımının yaygınlaşması, dijital ödeme sistemlerinin gelişmesi ve aynı gün teslimat gibi hızlı lojistik çözümleri, çevrim içi alışverişi günlük yaşamın doğal bir parçasına dönüştürdü.
Tüketiciler artık yalnızca elektronik ürünlerde değil; gıda, moda, kozmetik, kişisel bakım ve ev yaşamı gibi kategorilerde de dijital kanalları tercih ediyor. Mobil uygulamalar üzerinden birkaç dakika içinde sipariş verebilmek, kampanyalara kolay erişim ve kişiselleştirilmiş öneriler, satın alma kararlarını hızlandıran en önemli unsurlar arasında yer alıyor.
Perakendede Rekabet Mağazadan Ekrana Taşındı
İnternetten sipariş oranındaki yükseliş, perakendecilerin yatırım önceliklerini de değiştiriyor. Fiziksel mağazalar önemini korurken, markalar artık büyümeyi omnichannel stratejileri, mobil uygulamalar, hızlı teslimat altyapısı ve dijital müşteri deneyimi üzerinden şekillendiriyor.
Yapay zekâ destekli ürün önerileri, kişiselleştirilmiş kampanyalar, canlı alışveriş yayınları ve sosyal ticaret uygulamaları da tüketicilerin çevrim içi alışveriş deneyimini yeniden tanımlıyor. Dijital kanallar, yalnızca satış yapılan platformlar değil; aynı zamanda ürün keşfinin ve marka etkileşiminin başladığı ilk temas noktası haline geliyor.
Türkiye’de internetten sipariş oranının %60’a ulaşması, perakendede dijital dönüşümün yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Önümüzdeki dönemde rekabeti belirleyecek unsur yalnızca ürün ve fiyat olmayacak; tüketiciye en hızlı, en kişiselleştirilmiş ve en kesintisiz alışveriş deneyimini sunabilen markalar öne çıkacak.
Koç Holding, 2026’nın ilk 6 ayında konsolide bazda 36,4 milyar dolar gelir elde etti. Holdingden yapılan açıklamaya göre, Koç Holding, yılın ilk yarısına ilişkin finansal sonuçlarını duyurdu.
Koç Holding 2026’nın ilk yarısında konsolide bazda toplam 36,4 milyar dolar gelir elde ederken, kombine bazda yaklaşık 1,7 milyar dolar yatırım gerçekleştirdi. Böylece holdingin son 5 yıldaki kombine yatırımları 16,9 milyar dolara ulaştı.
Açıklamada görüşlerine yer verilen Koç Holding Üst Yöneticisi (CEO) Levent Çakıroğlu, yakın coğrafya başta olmak üzere tüm dünyada belirsizliklerin ve ekonomik dalgalanmaların etkisini sürdürdüğü dönemde Türkiye için çalışmaya kararlılıkla devam ettiklerini belirtti.
Stratejik bakış açıları, finansal kabiliyetleri ve operasyonel disiplinleri sayesinde başarılı bir ilk yarı performansı ortaya koyduklarını aktaran Çakıroğlu, “Yatırımlarımız, üretim ve ihracata sunduğumuz katkı, uzun vadeli sürdürülebilirlik çalışmalarımız ile ulusal ve uluslararası platformlarda elde ettiğimiz başarılar, istikrarlı performansımızın ve uzun vadeli değer yaratma anlayışımızın en somut göstergeleri olmayı sürdürüyor.” ifadesini kullandı.
Çakıroğlu, Türkiye ihracatındaki yüzde 8’in üzerindeki payla Türkiye ekonomisine büyük katkı sağladıklarını anlatarak, “155’ten fazla ülkeye yaptığımız ihracatın bir yansıması olarak, Türkiye İhracatçılar Meclisinin ‘Türkiye’nin İlk 1000 İhracatçısı’ araştırmasında bu yıl da zirvede yer almaktan gurur duyuyoruz. Araştırmanın Mal İhracatları kategorisinde Ford Otosan 11’inci kez ‘İhracat Şampiyonu’ olurken, Tüpraş 6’ncı, Arçelik 9’uncu sırada yer aldı.” ifadelerine yer verdi.
Topluluk şirketlerinin kendi sektörlerinde “İhracat Lideri” seçildiğine işaret eden Çakıroğlu, İstanbul Sanayi Odası tarafından hazırlanan “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu” araştırmasında Tüpraş’ın birinciliğini bu yıl da koruduğunu, Ford Otosan’ın ikinci, Arçelik’in altıncı sıraya yerleştiğini kaydetti.
Çakıroğlu, dünyanın en büyük şirketlerinin yer aldığı “Fortune Global 500” listesinde Türkiye’den yer alan tek şirket olma ünvanını koruduklarını vurgulayarak, şöyle devam etti:
“Bu tablo, ülkemize duyduğumuz güvenin, uzun vadeli yatırım anlayışımızın, güçlü üretim altyapımızın, teknoloji ve AR-GE yetkinliklerimizin ve çalışma arkadaşlarımızın emeğinin bir sonucu. Üretim ve ihracattaki güçlü konumumuz küresel rekabet gücümüzü pekiştirirken, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına katkı sunma sorumluluğumuzu daha da artırıyor.”
“Yapay zeka teknolojisinde değer oluşturmaya devam ediyoruz”
Levent Çakıroğlu, yılın ikinci çeyreğinde topluluk şirketlerinin stratejik yatırımlarıyla yapay zeka teknolojisinde değer oluşturmaya devam ettiğini aktardı.
Tüpraş’ın, Türkiye’nin enerji güvenliğine kesintisiz katkı sağlarken yüksek kapasite kullanımı, esnek ham petrol tedarik yapısı, güçlü operasyonel ve finansal performansıyla tüm paydaşları için değer yaratmaya devam ettiğinin altını çizen Çakıroğlu, “Küresel rafinaj kapasite kullanım oranının yüzde 74’e gerilediği ikinci çeyrekte Tüpraş, yüzde 95,6’lık kapasite kullanım oranı, 11 farklı ülkeden gerçekleştirdiği ham petrol tedariki, operasyonel esnekliği ve çevikliği sayesinde güçlü performansını sürdürdü.” ifadelerine yer verdi.
Çakıroğlu, Arçelik’in bağlı ortaklığı Beko BV’nin, Whirlpool Grubu’nun Beko Europe BV sermayesinin yüzde 25’ini temsil eden hisseleri satın almak üzere anlaşmaya vardığını belirterek, “İşlemin tamamlanmasıyla Beko BV, Beko Europe bünyesindeki Avrupa üretim, satış ve pazarlama faaliyetlerinin tamamına sahip oldu. Bu adım, Arçelik’in karar alma süreçlerini daha etkin şekilde yönetmesine olanak sağlayarak, Avrupa’daki uzun vadeli büyüme hedeflerini destekleyecek.” değerlendirmesini yaptı.
Tofaş’ın Türkiye otomotiv pazarındaki liderliğini sürdürdüğünü ve yıllık üretim kapasitesini 500 bin araca yükselttiğini kaydeden Çakıroğlu, markanın, küresel ürün geliştirme projelerinde üstlendiği önemli rollerle Türkiye ekonomisine, sanayisine ve AR-GE yetkinliklerine katma değer yaratmayı sürdürdüğüne dikkati çekti.
Çakıroğlu, “Bursa fabrikasında Citroen, FIAT, Opel ve Peugeot markaları için K0 kodlu orta boy hafif ticari araç ailesinin üretimini gerçekleştiren Tofaş, Türkiye’nin üst üste 10 yıl en çok tercih edilen otomobili Fiat Egea’nın üretim programının tamamlanmasının ardından, yine dört marka için K9 kodlu hafif ticari araç ailesini yakın zamanda üretmeye başlayacak. Tofaş, devreye aldığı yeni projelerle üretim ve mühendislik kabiliyetini daha da güçlendirirken, ülkemiz otomotiv sanayisinin rekabet gücüne ve ihracatına katkı sağlamayı sürdürecek.” ifadelerini kullandı.
Yapı Kredi’nin söz konusu dönemde uluslararası piyasalarda gerçekleştirdiği finansman işlemlerinin, bankanın güçlü bilançosunu, yüksek likiditesini ve küresel yatırımcılar nezdindeki itibarını bir kez daha teyit ettiğini vurgulayan Çakıroğlu, bankanın yılın ikinci çeyreğinde 2 milyar doları aşan yeni kaynak sağladığını kaydetti.
Çakıroğlu, sermaye piyasaları, sendikasyon kredileri ve yapılandırılmış finansman araçlarını birlikte kullanarak fonlama yapısını çeşitlendiren Yapı Kredi’nin, uluslararası yatırımcıların güvenini bir kez daha pekiştirdiğini, sağlanan kaynakların, hem bankanın sürdürülebilir büyümesini hem de Türkiye ekonomisine sundukları finansman desteğini güçlendirdiğini aktardı.
İkinci yüzyıllarında, faaliyet gösterilen tüm alanlarda uzun vadeli değer yaratmaya odaklandıklarına işaret eden Çakıroğlu, iklim değişikliği, su yönetimi ve teknoloji odaklı dönüşüm çalışmalarını aynı kararlılıkla sürdürdüklerini ifade etti.
Çakıroğlu, iklim değişikliğiyle mücadele ve su kaynaklarının korunmasına yönelik çalışmalarının, uluslararası platformlarda da takdir gördüğüne dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“Dünyanın tek bağımsız çevresel raporlama platformu Carbon Disclosure Project’in (CDP) İklim Değişikliği ve Su Güvenliği Programı’nda Koç Holding olarak A- notu elde ederek liderlik statümüzü korumamız, attığımız adımların somut bir göstergesi. Gelecek dönemde de sürdürülebilirliği, gelecek nesillere karşı taşıdığımız sorumluluğun ayrılmaz bir parçası olarak görmeye ve bu alandaki liderliğimizi daha da ileri taşımaya devam edeceğiz.”
Küresel lüks tüketim pazarında belirsizlik sürerken Ralph Lauren, güçlü ilk çeyrek performansıyla beklentileri geride bıraktı. Şirket, özellikle Çin’de %40’ın üzerinde büyüme kaydederken, bu performansın ardından 2027 mali yılına ilişkin büyüme beklentisini de yukarı yönlü revize etti.
Sonuçlar, lüks segmentte doğru marka konumlandırması ve yaşam tarzı odaklı stratejilerin hâlâ güçlü karşılık bulduğunu gösteriyor.
Çin Yeniden Büyümenin Lokomotifi Oldu
Ralph Lauren’in Asya gelirleri ilk çeyrekte %24-25 artarken, büyümenin en önemli itici gücü Çin oldu. Şirket, Çin’de satışlarının %40’ın üzerinde yükseldiğini açıkladı. Bu performansta Pekin’de düzenlenen ilk Polo Cup etkinliği, yeni mağaza yatırımları ve markanın genç tüketicilerle kurduğu güçlü bağ etkili oldu.
Çin’deki bu ivme, son dönemde birçok lüks markanın zorlandığı pazarda Ralph Lauren’in pozitif ayrışmasını sağladı.
Genç Tüketiciler ve Dijital Güç Büyümeyi Destekledi
Şirket yalnızca Çin’de değil, Kuzey Amerika’da da güçlü performans sergiledi. Kuzey Amerika satışları %13, Avrupa satışları ise %5-7 arttı. Doğrudan tüketiciye (DTC) satışlar %12, toptan satışlar ise %13 yükseldi. Ralph Lauren ayrıca çeyrek boyunca 1,5 milyon yeni müşteri kazanırken, sosyal medya topluluğunu 70 milyonun üzerine çıkardı.
Şirketin klasik Polo ürünlerini modern tasarımlarla yenilemesi, dijital pazarlama yatırımları ve genç tüketicilere yönelik iletişim stratejisi büyümeyi destekleyen önemli unsurlar arasında yer aldı.
Yıl Sonu Beklentisi Yükseldi
Güçlü ilk çeyrek sonuçlarının ardından Ralph Lauren, 2027 mali yılı gelir büyüme beklentisini %4-5 bandından %5-6 seviyesine yükseltti. Şirket yönetimi, küresel ekonomik ve jeopolitik belirsizliklere rağmen premium marka algısı ve geniş fiyat skalası sayesinde büyümesini sürdürebileceğine inanıyor.
Lüks Perakendede Kazananlar Değişiyor
Ralph Lauren’in performansı, lüks tüketimde başarının artık yalnızca yüksek fiyatlı ürünlerle değil, güçlü marka hikâyesi, yaşam tarzı sunabilme ve yerel pazarları doğru okuyabilme becerisiyle şekillendiğini gösteriyor.
Çin’de %40’ın üzerindeki büyüme ve yükseltilen yıl sonu hedefleri, Ralph Lauren’in küresel lüks sektöründe yeniden en güçlü büyüme hikâyelerinden biri haline geldiğini ortaya koyuyor.
Starbucks Korea’nın aylar önce büyük tepki çeken pazarlama kampanyası, hukuki sürece taşındı. Güney Kore polisi, yürütülen soruşturma kapsamında Starbucks Korea’nın genel merkezinde arama gerçekleştirdi. Yetkililerin, daha önce şirkete ait belgelerin dışında ek kanıt ve doküman topladığı belirtildi.
Yaşanan süreç, perakendede yanlış bir pazarlama mesajının yalnızca itibarı değil, şirket operasyonlarını da etkileyebileceğini gösteriyor
“Tank Day” Kampanyası Krize Dönüştü
Kriz, Starbucks Korea’nın “Tank” isimli termos serisini tanıtmak amacıyla düzenlediği kampanyayla başladı. Ancak kampanyanın, 1980 Gwangju Demokrasi Hareketi’nin anıldığı günle aynı tarihte yayınlanması kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı.
Gwangju Ayaklanması, Güney Kore’nin demokrasi mücadelesinin en hassas tarihsel olaylarından biri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle “Tank Day” ifadesi, birçok kişi tarafından askeri müdahaleyi çağrıştırdığı gerekçesiyle sert şekilde eleştirildi.
Gelen yoğun tepkilerin ardından Starbucks Korea özür açıklaması yayımlarken, şirketin bağlı olduğu Shinsegae Group, CEO’yu görevden aldı. Starbucks Global de olayla ilgili iç soruşturma başlattığını duyurdu.
Kriz Mağazalara ve Satışlara da Yansıdı
Tepkilerin ardından şirket yalnızca yönetim değişikliğine gitmekle kalmadı. Haziran ayında Güney Kore’deki tüm Starbucks mağazaları bir öğleden sonra kapatılarak çalışanlara tarih bilinci ve toplumsal hassasiyet konularında zorunlu eğitim verildi.
Şirketin satışlarında da önemli düşüş yaşandığı belirtilirken, polisin son olarak genel merkezde yaptığı arama soruşturmanın yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor.
Perakendede Mesaj Kadar Zamanlama da Önemli
Starbucks Korea örneği, günümüzde pazarlama başarısının yalnızca yaratıcı fikirlerle ölçülmediğini ortaya koyuyor. Küresel markalar faaliyet gösterdikleri pazarlarda yerel tarih, kültür ve toplumsal hafızayı doğru okuyamadığında, tek bir kampanya bile ciddi itibar kaybına dönüşebiliyor.
Perakendede artık en büyük risklerden biri yanlış ürün değil, yanlış bağlamda verilen mesaj. Starbucks Korea’nın yaşadığı süreç, yerel kültürel farkındalığın marka yönetiminin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini gösteriyor.
Rekabet Kurumu, Yeni Mağazacılık A.Ş.’nin CarrefourSA’yı devralmasına, rekabeti korumaya yönelik taahhütlerin yerine getirilmesi şartıyla izin verdi. Karar kapsamında toplam 48 mağazanın elden çıkarılması, CarrefourSA’nın bağımsız organizasyon yapısının korunması ve KOBİ ile yerel üreticilere yönelik destek programlarının hayata geçirilmesi öngörülüyor.
Rekabet Kurulu, Yeni Mağazacılık A.Ş.’nin CarrefourSA Carrefour Sabancı Ticaret Merkezi A.Ş. üzerindeki kontrolü devralmasına ilişkin başvuruyu karara bağladı. Kurul, şirket tarafından sunulan yapısal ve davranışsal taahhütleri yeterli bularak işleme şartlı onay verdi.
Rekabet Kurumu’nun internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, devralma işlemi sonucunda hızlı tüketim malları organize perakende pazarında rekabetin önemli ölçüde azalabileceği değerlendirilirken, sunulan taahhütlerin bu endişeleri gidermeye yönelik yeterli olduğu belirtildi.
48 mağaza devredilecek
Kararın en dikkat çekici unsurlarından biri ise mağaza devirleri oldu. Rekabet Kurumu’nun kabul ettiği taahhütler doğrultusunda toplam 48 mağaza elden çıkarılacak. Bunların 10’u A101, 38’i ise CarrefourSA mağazalarından oluşacak. Bu adımın, ilgili bölgelerde rekabetin korunmasına katkı sağlaması amaçlanıyor.
CarrefourSA bağımsız yapısını koruyacak
Karar kapsamında CarrefourSA’nın mevcut organizasyon yapısını koruması da taahhütler arasında yer aldı. Buna göre CarrefourSA, işlem sonrasında da A101’den bağımsız bir organizasyon yapısıyla faaliyet göstermeyi sürdürecek. Günlük operasyonlardan sorumlu yönetim kadroları ve çalışanlar iki şirket bünyesinde ayrı şekilde görev yapmaya devam edecek.
İstihdam ve yerel üreticilere destek taahhüdü
Yeni Mağazacılık tarafından sunulan taahhütler yalnızca mağaza devirleriyle sınırlı kalmadı. İşlemin tamamlanmasının ardından üç yıl boyunca A101 ve CarrefourSA bünyesindeki toplam istihdamın korunması ve mümkün olduğunca artırılması için gerekli çabanın gösterileceği taahhüt edildi. Ayrıca her yıl en az 75 KOBİ veya yerel üretici, oluşturulacak KOBİ ve Yerel Tedarikçi Destek Programı kapsamında desteklenecek.
Program çerçevesinde üreticilere; • mağaza içi görünürlük, • pazarlama çalışmaları, • katalog desteği, • dijital ve sosyal medya uygulamaları, • veri analitiği, • müşteri ilişkileri yönetimi, • çevrim içi satış kanallarında öncelik gibi alanlarda destek sağlanacak. Kadın üretici ve girişimcilerin programa dahil edilmesine de öncelik verilecek.
Yöresel ürünler için çatı marka yaklaşımı
Rekabet Kurumu’nun onay verdiği taahhütler arasında yöresel ve yerli tarım ürünlerinin desteklenmesine yönelik uygulamalar da bulunuyor. Bu kapsamda yöresel ürünlerin görünürlüğünü artırmak, sürdürülebilirliğini desteklemek ve tüketici nezdinde daha güçlü bir konum oluşturmak amacıyla “çatı marka” yaklaşımıyla iletişim ve pazarlama stratejileri geliştirilecek. Rekabet Kurumu, kararın temelini oluşturan tüm taahhütlerin bağlayıcı olduğunu vurgularken, yükümlülüklerin yerine getirilmemesi halinde ilgili şirkete günlük idari para cezası uygulanacağını bildirdi.
Perakende teknolojileri ve veri odaklı pazarlama, markaların müşteriyle kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendiriyor. Sadakat programlarından Retail Media’ya, yapay zekâ destekli kişiselleştirmeden davranış analitiğine kadar uzanan bu dönüşüm, perakendede rekabetin kurallarını da değiştiriyor.
11 yıldır geliştirdiği veri odaklı ekosistem ve 21 milyon kullanıcıya ulaşan platformuyla Hopi, perakendede müşteri teknolojileri alanında önemli bir rol üstleniyor. Veri derinliği, retail media vizyonu ve geleceğin pazarlama teknolojilerine ilişkin yaklaşımını, Hopi CEO’su Elif Ateşok Şatıroğlu ile Bi’Sektör Dergi Yaz 2026 sayısında konuştuk.
Hopi, perakende verisini, müşteri davranışını ve markalarla iletişimi bir araya getiren bir modelle yıllardır faaliyet gösteriyor. Bugün baktığımızda ise sektörün “veri odaklı pazarlama” ve “retail media” gibi kavramları daha yoğun konuştuğunu görüyoruz. Bu dönüşümü nasıl okuyorsunuz?
Perakende dünyasında veri odaklı pazarlama ve retail media bugün daha yüksek sesle konuşuluyor olabilir; ancak Hopi olarak biz bu dönüşümün temellerini aslında yıllar önce attık. Kurulduğumuz günden bu yana odağımız, perakende verisini yalnızca raporlayan değil, müşteri davranışını gerçek zamanlı anlayarak markalar için aksiyona dönüştüren bir model kurmak oldu.
Bizi sektördeki diğer oyunculardan ayıran en kritik unsur da fatura ürün detayına kadar inebilen veri derinliğimiz. Hopi olarak 11 yıldır sistemimiz üzerinden geçen her işlemden ürün bazlı fatura detayı topluyor; multi-sektör yapımız sayesinde 30 farklı sektörde; kategori, ürün, renk ve beden gibi en alt kırılımlarda veriyi analiz edebiliyoruz. Bu düzeyde bir veri seti, müşteriyi 360 derece anlayabilmemizi sağlarken; veri odaklı pazarlamanın temelini de anlamlı içgörüyü aksiyona dönüştürebilme kabiliyetimizle bu derinlik üzerine inşa ediyoruz.
21 milyon kullanıcı ekosistemimizden beslenen çoklu sektör alışveriş ve etkileşim verisi sayesinde, müşterinin yolculuğunu kampanya anlarının ötesinde bütünsel olarak okuyabiliyor; markalarla iletişimi de bu içgörüler üzerinden yeniden kurgulayabiliyoruz. Bugün sektörün retail media olarak tanımladığı alanı biz, müşteri teknolojilerinin doğal bir uzantısı olarak görüyoruz. Doğru zamanda, doğru müşteriye, doğru değer önerisiyle ulaşabilmek; yalnızca medya satın alma değil, müşteriyi derinlemesine anlayabilme kabiliyeti gerektiriyor. Çünkü perakendede başarı artık yalnızca faturanın toplam rakamında değil, o faturanın içindeki davranış kodlarını çözümleyebilmekte yatıyor. Bu derinlik sayesinde bir müşterinin sadece alışveriş yaptığını değil; o alışverişte hangi renk ve bedeni tercih ettiğini, bu tercihin diğer sektörlerdeki harcama alışkanlıklarıyla nasıl örtüştüğünü görebiliyor; markaların bu kullanıcıya genel kampanyalar yerine, doğrudan bu tercihlere karşılık gelen ürün ve tekliflerle ulaşmasını sağlıyoruz.
Hopi’nin hedefi de tam olarak bu yaklaşımı ölçekleyerek markalar için kalıcı bir değer alanına dönüştürmek. Perakende verisini anlamlandıran, müşteri karar anlarını sahiplenen ve markalara ölçülebilir büyüme alanları açan bir ekosistem inşa etmek. Bu yaklaşım, sadakati kampanya yoğunluğundan çıkarıp öngörü temelli bir deneyim modeline taşırken; perakendede pazarlama yatırımlarının da çok daha verimli ve sürdürülebilir hale gelmesini sağlıyor.
Sadakat programları uzun süre kampanya ve puan mekanikleri üzerinden ilerledi. Hopi ise daha en başından veri ve kişiselleştirme odağında bir yapı kurdu. Bugün geldiğimiz noktada sadakat kavramı sizce nasıl değişti? Hopi bu dönüşümün neresinde duruyor?
Sadakat kavramı artık bir ödül sistemi olmanın ötesine geçerek bir değer ilişkisine dönüştü. Günümüzde tüketici tek bir markaya bağlı kalmak yerine, gerçekten değer gördüğü ve güvendiği markalarla ilişki kurmaya açık. Biz Hopi’yi sadece bir sadakat programı değil, bir müşteri teknolojileri şirketi olarak konumlandırıyoruz.
Hopi olarak bu dönüşümün merkezinde yer alıyoruz. Çünkü kullanıcı davranışlarını yalnızca tek bir kategori içinde değil, 30’dan fazla sektördeki alışveriş ve etkileşimleriyle birlikte okuyabiliyor; müşteriyi tekil anlar üzerinden değil, müşteri yaşam döngüsünü uçtan uca modelleyerek bütünsel olarak ele alıyoruz. Bu sayede segment bazlı hedefler belirleyerek; markalar için satış artışı, churn azaltma veya yeni müşteri kazanımı gibi farklı iş hedeflerine yönelik aksiyonlar kurgulayabiliyoruz. Pazarlama kararlarını sezgiye değil; davranışsal örüntülere ve öngörü temelli içgörülere dayandırıyoruz.
Örneğin erkek giyim sektöründe, veri temelli segmentasyon ve doğru zamanlama kurgusuyla hayata geçirdiğimiz aksiyonlar sonucunda dönüşüm oranında %64 artış, marka farkındalığında %84 yükseliş ve yeni müşteri oranında %58 seviyesine ulaşıldı.
Benzer şekilde ev dekorasyon sektöründe churn riskindeki müşteri kitlesine yönelik geliştirdiğimiz yaşam döngüsü kurgusu ile churn segmentinin ciro içindeki payı %19 artarken, online dönüşüm oranı 2,1 kat yükseldi ve kampanya sepet ortalaması %18 arttı.
Bu sonuçlar, sadakatin yalnızca kampanya anında değil, doğru kurgulanmış bir yaşam döngüsü yönetimiyle sürdürülebilir büyümeye dönüştüğünü net bir şekilde ortaya koyuyor.
Perakende verisinin medya ve reklam teknolojileriyle birleşmesi son dönemin en çok konuşulan başlıklarından biri. Oysa Hopi bu kesişimde uzun süredir aktif bir rol oynuyor. Bu yapının bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Markalar bu dönüşümü yeterince doğru okuyabiliyor mu?
Perakende verisinin reklam teknolojileriyle birleşmesi, pazarlamanın doğal evrimi. Çünkü markalar artık yalnızca görünür olmak değil, gerçekten satın alma ihtimali yüksek müşteriye ulaşmak istiyor. Hopi olarak bu kesişimde aktif rol oynuyoruz. 21 milyon kullanıcının verisiyle 9,2 milyon müşterinin çoklu sektör davranışı üzerinden 3.500’den fazla mikro segment oluşturabiliyoruz. Bu derinlikteki bir veri seti, markalara sadece geçmişi değil, geleceği de okuyabilecekleri bir perspektif sunuyor.
Buradaki en kritik fark, hedeflemenin yalnızca demografik kırılımlar üzerinden değil, doğrudan ürün ve davranış verisi üzerinden yapılabilmesi. Bugün birçok platformda hedefleme; yaş, cinsiyet ya da lokasyon gibi parametrelerle sınırlı kalırken, Hopi’de ürün ve fatura detayı seviyesindeki veri sayesinde belirli bir ürüne veya kategoriye gerçek eğilimi olan kullanıcıları doğrudan tespit edebiliyoruz. Örneğin bir marka belirli bir kitleyi demografik olarak hedeflemek yerine, o ürünü satın alma ihtimali yüksek kullanıcı segmentine Hopi’de ulaşabiliyor. Bu da iletişimin çok daha dar ama çok daha doğru bir kitleye gitmesini sağlarken, pazarlama yatırımlarının maaliyetini azaltmanın yanında, verimliliğini anlamlı şekilde artırıyor.
Bugün ürün ve fatura detayına kadar inen veri derinliğimiz sayesinde markalara çok daha doğru hedefleme imkanları sunabiliyoruz. Örneğin belirli bir kategoride düzenli alışveriş yapan ancak son dönemde frekansı düşen kullanıcı segmentlerine yönelik kurguladığımız iletişimlerle yeniden etkileşim yaratabiliyor; bu etkileşimin mağaza trafiğine ve satışa etkisini uçtan uca ölçebiliyoruz. Bu da retail media’yı bir medya alanı olmaktan çıkarıp performans odaklı bir büyüme kanalına dönüştürüyor.
Markaların önemli bir kısmı bu dönüşümü fark etmiş durumda; ancak veri derinliği ve ölçümleme kabiliyeti yeterince gelişmediğinde retail media yalnızca yeni bir reklam envanteri gibi algılanabiliyor. Oysa gerçek değer, davranış verisiyle entegre edildiğinde ortaya çıkıyor. Hopi olarak reklam teknolojileri tarafını güçlü bir gelişim alanı görüyoruz. Sahip olduğumuz ürün ve fatura detayı seviyesindeki veri derinliği sayesinde, markalara çok daha doğru ve davranış temelli hedefleme imkanları sunmayı hedefliyoruz. Bu yıl odağımız, verimizle daha gelişmiş reklam hizmetleri sunma kabiliyetimizi güçlendirmek ve bu yapıyı daha geniş bir ekosisteme açmak olacak. Bu doğrultuda yeni yatırımlar üzerinde çalışıyoruz.
Bu yaklaşım, Hopi’nin yalnızca sadakat ya da ödeme aracı olmanın ötesine geçerek, veri ve teknoloji odaklı bir büyüme platformu olarak konumunu güçlendirmesini sağlayacak.
Markalar için artık yalnızca erişim değil, yapılan yatırımın gerçek müşteri davranışına etkisini görmek kritik hale geldi. Hopi uzun süredir kampanya performansını ve müşteri etkisini ölçebilen bir yapı sunuyor. Bugün markaların ölçümleme tarafındaki beklentileri nasıl değişti?
Bugün markalar için erişim ve etkileşim gibi klasik metrikler tek başına yeterli değil. Yapılan pazarlama yatırımının gerçekten müşteri davranışını değiştirip değiştirmediğini görmek çok daha kritik hale geldi. Bu nedenle ölçümleme tarafında beklenti, medya performansından iş sonucuna uzanan daha bütünsel bir bakış açısına doğru evriliyor.
Hopi olarak uzun süredir segment bazlı kampanyalarda A/B testleriyle bu etkiyi ölçebilen bir yapı sunuyoruz. Örneğin lokasyon bazlı gerçek zamanlı iletişim senaryolarında, kampanya mesajı alan ve almayan müşteri gruplarını karşılaştırarak mağaza ziyareti ve sepet büyüklüğü üzerindeki farkı net şekilde ortaya koyabiliyoruz. Bu yaklaşım markaların pazarlama bütçelerini daha rasyonel yönetmesine ve yatırımın geri dönüşünü somut verilerle görmesine imkan tanıyor.
Son dönemde markaların sadece satış değil, aynı zamanda marka sağlığı ve algı ölçümü konularına da daha fazla odaklandığını görüyoruz. Hopi’nin bu alandaki yaklaşımı nedir? Veri ve içgörü tarafında markalara nasıl bir perspektif sunuyorsunuz?
Hopi olarak uygulama içi anketlerimiz üzerinden yaptığımız analizler, tüketicinin yeni yıla psikolojik olarak daha umutlu girdiğini gösterse de bu iyimserliğin harcama davranışına aynı ölçüde yansımadığını ortaya koyuyor. Artık kullanıcılar “Bu gerçekten değer mi?”, “Şimdi almak doğru mu?” gibi soruları çok daha fazla soruyor. Bu da marka sağlığının ve algının, tüketicinin zihnindeki “değer” tanımıyla her zamankinden daha güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu gösteriyor.
Hopi olarak bu alanda en büyük gücümüz, hızla ulaşabildiğimiz ve kendini rahatça ifade eden geniş kullanıcı kitlemiz ile gerçek zamanlı veri akışını bir araya getirebilmemiz. Uygulama içi anket yetkinliğimiz sayesinde binlerce kullanıcıya günler içinde ulaşabiliyoruz. Ipsos Türkiye ile kurduğumuz stratejik iş birliği de tam bu noktada doğdu. Hopi’nin hızlı erişim ve derin veri gücünü, Ipsos’un köklü araştırma metodolojisiyle birleştirerek yalnızca veri toplayan değil, veriyi anlamlandıran yeni bir içgörü standardı oluşturduk.
Bu iş birliğinin en kritik farkı, kullanıcı beyanını gerçek alışveriş davranışıyla birlikte değerlendirebilmemiz. Anket sonuçlarını Hopi’nin ürün ve işlem seviyesine kadar inebilen veri altyapısıyla birleştirerek markalara yalnızca “ne söylendiğini” değil, bunun davranışa nasıl yansıdığını da gösterebiliyoruz. Bu yaklaşım, marka sağlığı çalışmalarını aylar sonra gelen durağan raporlardan çıkarıp, anlık kararları besleyen yaşayan bir veri yapısına dönüştürüyor.
Son olarak hem perakende hem de reklam teknolojileri tarafındaki gelişmelere baktığınızda, önümüzdeki dönemde markalar için gerçekten fark yaratacak alanlar sizce neler olacak?
Önümüzdeki dönemde fark yaratacak en kritik alan, bilinçli tüketim kodlarına uygun stratejiler geliştirmek olacak. Tüketici artık sadece bakıp geçmiyor; girdiği mağazada daha fazla vakit geçiriyor ve markayla daha derin bir bağ kurmak istiyor. Burada önemli nokta müşteriyi anlamak için Yalnızca beyana dayalı klasik yöntemler artık tek başına yeterli değil. Çünkü tüketici her zaman söylediği gibi davranmayabiliyor. Biz de Hopi’de uzun süredir şunu görüyoruz: Elimizde çok güçlü bir davranış verisi var, ancak bu veriyi doğru metodolojiyle yorumlamak içgörünün gerçek değerini ortaya çıkarıyor. Bu noktada fark yaratan, beyan ile davranışı aynı anda okuyabilmek.
Hopi’nin en büyük gücü, hızla ulaşabildiği ve kendini rahatça ifade eden geniş bir kullanıcı kitlesi. Gerçek zamanlı veri akışı ve uygulama içi erişim kabiliyetimiz sayesinde, tüketiciye davranışın gerçekleştiği anda temas edebiliyor; beyan ile davranışı bir araya getirerek çok daha derin ve aksiyona dönüşen içgörüler üretebiliyoruz.
Bununla birlikte, yapay zekanın operasyonel bir yetkinlik olarak kullanılması önemli bir fark yaratacak. Bizim geliştirdiğimiz Hopi Asistan gibi projelerle, mağazadaki fiziksel danışmanlık deneyimini dijital dünyaya taşıyarak kişiselleştirilmiş deneyimi daha proaktif ve erişilebilir hale getiriyoruz.
Bir diğer belirleyici alan ise retail media’nın ve bu alandaki veri kullanımının performans odaklı bir yaklaşımdan çıkarak full-funnel bir yapıya evrilmesi olacak.
Artık retail media, yalnızca satış ve dönüşüm odaklı bir kanal olmanın ötesine geçip, müşteri yolculuğunun tamamını kapsayan bir deneyim alanına dönüştüğünde gerçek gücünü ortaya koyacak.
Hopi olarak biz de bu dönüşüme yönelik altyapımızı güçlendiriyor ve markalara daha gelişmiş, uçtan uca kurgulanmış retail media çözümleri sunmaya hazırlanıyoruz. Veri derinliğimizi daha gelişmiş reklam teknolojileriyle birleştirerek, bu alanda yeni hizmetleri çok yakında devreye almayı hedefliyoruz.
Veri derinliği olan oyuncular; markalara yalnızca erişim değil, farkındalıktan satın almaya kadar tüm süreçte ölçülebilir etki sunarak pazarlama yatırımlarının daha stratejik ve verimli şekilde yeniden dağıtılmasında önemli rol oynayacak.