arabam.com’un 2.640 kullanıcının katılımıyla gerçekleştirdiği araştırma, 2026 Kurban Bayram tatiline ilişkin seyahat eğilimlerini ortaya koydu. Araştırmaya katılanların %36’sı Kurban Bayramı’nda şehir dışına çıkmayı planlıyor. Verilere göre Ramazan Bayramı’nda şehirde kalıp Kurban Bayramı’nda seyahat edeceğini söyleyenlerin oranı %19 ile dikkat çekiyor. Her iki bayramda da tatil rotası oluşturanların oranı %17 olurken, iki bayramda da yaşadığı şehirde kalacağını söyleyenlerin oranı %55 olarak kaydediliyor. Ramazan’da seyahat edip Kurban Bayramı’nı evinde geçireceklerin oranı %9 ile sınırlı kalıyor. Kurban Bayramı tatilinde seyahat edeceklerin %63’ü ise kendi aracıyla yollarda olacak.
Kurban Bayramı’nda seyahat tercihinde “uzun tatil” etkisi
Ramazan Bayramı’nda seyahat etmeyip Kurban Bayramı’nda seyahat edeceğini belirten kullanıcılara bunun nedeni sorulduğunda %28 oranları ile “daha uzun tatil süresi” ve “memleket ve aile ziyareti için daha uygun dönem olması” şıkları ilk sırada yer alıyor. Katılımcıların %22’si yaz sezonuna denk gelmesini, %13’i ise açık hava ve tatil aktiviteleri için daha elverişli olmasını tercih nedeni olarak gösteriyor.
Bayram yolculuğunda ilk tercih yine karayolu
Kurban Bayramı’nda seyahat etmeyi planlayan kullanıcıların tercihi ağırlıklı olarak karayolu oldu. Katılımcıların %63’ü yolculuğa kendi aracıyla çıkacağını belirtirken %14’ü uçak, %10’u otobüs, %7’si kiralık araç ve %7’si tren ile seyahat etmeyi planladığını belirtiyor. Veriler, bayram döneminde karayolu trafiğinde yoğunluk yaşanacağına işaret ediyor.
Bayramda gelenekler hala etkili
Araştırmaya göre katılımcıların %48’i Kurban Bayramı’nı memleket / aile ziyaretiyle geçirmeyi planlıyor. Yanıtlayanların %18’i deniz / otel tatili, %14’ü yurt dışı tatili, %13’ü kültür / gastronomi turu planladığını belirtiyor. %7’lik bir kesim ise “diğer” seçeneğini belirtiyor. Sonuçlar, değişen seyahat alışkanlıklarına rağmen bayram dönemlerinde aile ziyaretlerinin önemini koruduğunu gösteriyor.
Kurban Bayramı’nda şehirde kalmayı tercih eden kullanıcılara sebepleri sorulduğunda ise %25’lik oranlar ile “artan seyahat maliyetleri” ile “Kurban Bayramı’nın organizasyon ve kurban süreci nedeniyle uygun olmadığı” seçenekleri işaretlendi. Katılımcıların %21’i tatil hakkını Ramazan Bayramı’nda kullanmış olduğunu belirtirken, %17’si yoğun trafik ve kalabalıktan kaçınmak istediğini belirtiyor. Katılımcıların %11’i ise diğer seçeneğini işaretliyor.
Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan arabam.com CEO’su Önder Oğuzhan “Araştırmamız, kullanıcıların bayram dönemlerinde aile ziyaretlerini ve kendi araçlarıyla seyahat etmeyi önceliklendirdiğini gösteriyor. Özellikle Kurban Bayramı’nda karayolu kullanımının yüksek olması nedeniyle trafikte yoğunluk yaşanması bekleniyor. Bu nedenle sürücülerin yolculuk öncesinde araç bakımlarını yaptırmaları, trafik kurallarına dikkat etmeleri ve güvenli sürüş konusunda hassas davranmaları büyük önem taşıyor” açıklamasında bulundu.
arabam.com hakkında
Türkiye’nin otomobil piyasasında ilk online ilan platformu arabam.com, 2000 yılında kuruldu. Şirket, 2016 yılında Sigortam.net, Kariyer.net gibi sektörünün lideri pek çok şirketi portföyünde bulunduran iLab bünyesine katıldı. İnternetten araç almayı ve satmayı çok daha güvenilir, kolay ve konforlu kılmak üzere tüm sistemini mükemmelleştirme misyonuyla çalışan arabam.com ekibi, her ay yeni fonksiyonlarla kullanıcılarının deneyimini iyileştirmeyi amaçlıyor. Araç ilanı vermek isteyen veya araç almak isteyenler iOS ve Android cihazlar için hazırlanan arabam.com mobil uygulaması ile her an, her yerden işlemlerini yapabiliyor.
Perakende dünyasında mağaza deneyimi giderek daha stratejik bir alan haline gelirken, görsel mağazacılık da estetik bir uygulama olmanın ötesine geçerek marka algısı ve satış performansını doğrudan etkileyen bir yapıya dönüşüyor.
İstanbul School of Visual Merchandising bünyesinde kurulan Creative Lab ise bu dönüşümü yalnızca eğitimle sınırlamayan, markalarla sahada birebir çalışan bir model sunuyor.
Eğitim, tasarım ve danışmanlık süreçlerini bir araya getiren bu yapı; vitrinden mağaza içi iletişime, konsept geliştirmeden metrekare kullanımına kadar perakendeyi bütüncül bir bakış açısıyla ele alıyor.
Bu söyleşide Creative Lab’in ortaya çıkış hikâyesini, markalarla yürütülen projelerde öne çıkan ihtiyaçları ve görsel mağazacılığın perakendedeki dönüşen rolünü İstanbul School of Visual Merchandising Kurucusu Figen Yılmaz ile Bi’Sektör Dergi İlkbahar 2026 sayısında konuştuk.
İstanbul School of Visual Merchandising bünyesinde kurduğunuz Creative Lab, eğitim tarafının ötesine geçerek markalarla proje bazlı çalışmalar da yürütüyor. Creative Lab’i kurarken temel amacınız neydi? Bu yapı perakende markalarına nasıl bir değer sunuyor?
Creative Lab, İstanbul School of Visual Merchandising çatısı altında tasarım ve danışmanlık hizmeti verdiğimiz birimimizdir.Çıkış noktası; eğitimlerde aktardığımız bilginin sahada gerçek bir karşılık bulması ihtiyacıyla birlikte, perakende sektörüne daha bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşma gerekliliğiydi.Sektörde farklı ajans yapılarıyla çalışan markalar var. Biz ise perakende geçmişi olan, görsel mağazacılık dinamiklerine hâkim ve sahada aktif deneyimi bulunan bir ekip olarak sürece daha geniş bir perspektiften yaklaşıyoruz.
Creative Lab kapsamında yaklaşımımız; yalnızca estetik üretmek değil, vitrinden mağaza içi görsel iletişime, ürün sunumundan metrekare kullanımına kadar tüm alanları birlikte ele alarak bütüncül bir kurgu oluşturmak.Bu yaklaşımın temelinde, yıllara dayanan saha deneyimi ve perakende süreçlerinde tekrar eden ihtiyaçları doğru okuma ve doğru noktada çözüm üretme alışkanlığı var.Aynı zamanda perakende teknolojileri ve dijitalleşme süreçlerini yakından takip ediyor, bu gelişmeleri birlikte çalıştığımız markalarla paylaşarak tasarım süreçlerine entegre etmeyi önemsiyoruz.
Aslında Creative Lab tam olarak bu bakış açısıyla ortaya çıktı.Bu yapı kapsamında markalara yalnızca tasarım sunulmuyor; koleksiyon, hedef kitle ve mağaza dinamikleri birlikte ele alınarak daha dengeli ve sürdürülebilir bir yapı oluşturmayı merkezimize alıyoruz.Bizim odak noktamız da tam olarak bu: Markaların ihtiyaçlarını doğru anlayan ve sahada karşılık bulan çözümler üretmek ve her detaya bütüncül yaklaşmak.
Creative Lab kapsamında markalarla yürüttüğünüz çalışmalarda genellikle hangi alanlara odaklanıyorsunuz? Vitrin tasarımı, mağaza içi görsel iletişim ve konsept geliştirme gibi başlıklarda markalar sizden en çok hangi konularda destek talep ediyor?
Creative Lab kapsamında vitrin tasarımı, mağaza içi görsel iletişim, mağaza tasarımı ve konsept geliştirme başlıklarının tamamında markalardan talep alıyoruz.Ancak sahada en sık karşılaştığımız durum, markaların talep ettikleri konular ile gerçekten ihtiyaç duydukları önceliklerin her zaman birebir örtüşmemesi.Bu noktada yaklaşımımız; yalnızca talebi karşılamak değil, markanın mevcut yapısını, marka DNA’sını ve mağaza dinamiklerini doğru analiz ederek ihtiyaçları doğru sırayla ele almak.Çünkü vitrin, mağaza içi görsel iletişim, ürün sunumu ve genel mağaza kurgusu birbirinden bağımsız değil; birbiriyle bağlantılı ve birbirini doğrudan etkileyen alanlar. Bu alanlar arasındaki uyum, hem marka algısını hem de satış performansını belirleyen en önemli faktörlerden biri. Bu nedenle her projeye, bütçenin doğru yerde ve doğru önceliklerle kullanılması perspektifiyle yaklaşıyoruz.Amacımız yalnızca tasarım üretmek değil;markaları bu süreçte bilinçlendirmek, doğru karar almalarını desteklemek ve daha sürdürülebilir bir yapı oluşturmalarına katkı sağlamak.Bu yaklaşım, hem tasarım danışmanlığı sürecinde hem de kurumsal eğitimlerimizde ortak bir temel oluşturuyor.
Görsel mağazacılık uzun yıllar “estetik bir vitrin düzenlemesi” olarak algılandı. Oysa bugün mağaza deneyimi ve satış performansıyla doğrudan ilişkili stratejik bir alan olarak görülüyor. Sizce markalar bu dönüşümü yeterince fark etti mi?
Perakende ve görsel mağazacılık tarafında eskiye kıyasla önemli bir değişim ve dönüşüm var.Bugün hem global hem yerel ölçekte kendini geliştiren, güncelleyen ve bu alana bilinçli yatırım yapan markaların sayısı artıyor. Ancak buna rağmen, görsel mağazacılığın markalar içindeki konumlandırılması hâlâ istenilen seviyede değil.Birçok köklü markada bu alan hâlâ operasyonel bir birim olarak ele alınıyor ve çoğunlukla satış ya da pazarlama departmanlarına bağlı şekilde ilerliyor.Oysa görsel mağazacılık; yalnızca uygulama yapan, operasyonel süreci yöneten bir birim değil, yaratıcılık, tasarım, operasyon ve üretim süreçlerini bir arada yöneten çok katmanlı bir yapı. Bu nedenle markaların, görsel mağazacılığı kendi içinde daha bağımsız, daha stratejik ve daha bütüncül bir yapı olarak konumlandırması gerekiyor.
Bugün sektörde çok değerli, eğitimli ve yaratıcı bakış açısına sahip ekipler var; ancak bu potansiyel çoğu zaman operasyonel süreçlerin içinde kalıyor. Bu yapının dönüşmesi için markaların hem organizasyonel yapılarını hem de iç eğitim ve gelişim alanlarını yeniden ele alması önemli.Çünkü günümüz perakendesinde başarı yalnızca doğru ürün ve doğru lokasyonla değil; ürünün nasıl sunulduğuyla doğrudan bağlantılı.Görsel mağazacılık yalnızca estetik bir düzenleme olarak sınırlamayıp,veriyle, stratejiyle ve müşteri davranışıyla birlikte ele alınması gereken bir alan olarak değerlendirmek gerekir.Bu dönüşümü doğru yöneten markalar, hem daha sürdürülebilir hem de ölçülebilir bir başarı elde ediyor.Bu noktada en önemli kırılma, görsel mağazacılığın “maliyet yaratan” bir alan olarak değil, doğru kurgulandığında doğrudan değer ve kazanç üreten bir yatırım olarak görülmesi. Türkiye’de bu alanda gidilecek bir yol var.
Biz de İstanbul School of Visual Merchandising olarak hem eğitim hem de tasarım danışmanlığı tarafında bu dönüşümün bir parçası olmayı hedefliyoruz. Amacımız yalnızca bugünü değil,bu alanda daha bilinçli, daha donanımlı ve daha stratejik düşünebilen bir yapının temellerini oluşturmak.Kısa vadede bu dönüşümün tamamını görmek mümkün olmayabilir;ancak uzun vadede, bu alana yapılan yatırımın ve verilen eğitimin karşılığının çok daha net ortaya çıkacağına inanıyoruz.
Biz bugün, bu bakış açısıyla geleceğin zeminini hazırlıyoruz.
Yakın zamanda düzenlediğiniz yılbaşı vitrin tasarım yarışması sektörde oldukça dikkat çekti. Bu yarışmayı düzenleme fikri nasıl ortaya çıktı? Bu tür projelerin görsel mağazacılık alanına nasıl bir katkı sağladığını düşünüyorsunuz?
İstanbul School of Visual Merchandising olarak, Türkiye’de yalnızca bu alana odaklanan ilk ve tek eğitim yapısıyız. Bu nedenle sektöre katkıyı yalnızca eğitimle sınırlı tutmayan, üretimi teşvik eden bir yaklaşımı benimsiyoruz.Yılbaşı vitrin tasarım yarışması da bu bakış açısının bir sonucu olarak ortaya çıktı.Bu yarışmayla öncelikli amacımız; tasarımı daha fazla konuşmak ve bu alana ilgi duyan, ancak çoğu zaman kendine alan bulamayan gençlere somut bir ifade alanı açmaktı. Sektörde tasarım ve yaratıcılıkla ilgili hâlâ “ne kadar kreatif, o kadar maliyetli” gibi bir algı var. Oysa tasarımın değeri yalnızca bütçeyle değil, fikirle ve bakış açısıyla belirlenir. Bu bakış açısını değiştirmek de bizim için önemli bir motivasyondu.Bu nedenle yarışmayı özellikle sektör deneyimi olmayan, bu alana ilgi duyan ve kendini ifade etmek isteyen üniversite öğrencilerine açtık.Kısa bir süre içinde, yaklaşık kırk gün gibi bir zaman diliminde, beklediğimizin üzerinde bir başvuru ile çok güçlü yaratıcı işler ortaya çıktı.
Bu süreçte bir kez daha gördük ki; doğru alan açıldığında, gençler çok güçlü ve özgün fikirlerle karşılık verebiliyor.Yarışmanın bir diğer önemli boyutu da, dereceye giren katılımcılara sunduğumuz eğitim fırsatı oldu.Kazanan öğrencilerin bu haklarını saklı tutarak, açtığımız eğitim programlarında öncelikli olarak yer almalarını sağlıyoruz. Bu yaklaşım, yalnızca bir ödül sunmak değil, gelişim süreçlerini desteklemek açısından bizim için çok kıymetli.Bu tür organizasyonların en önemli katkısı, tasarımı görünür kılmak ve yaratıcı potansiyeli desteklemek. Önümüzdeki süreçte, bu yarışmaların daha geniş kitlelere ulaşabilmesi ve sürdürülebilir bir yapıya dönüşebilmesi için marka iş birlikleri ve sponsorluk desteğini çok önemsiyoruz.Özellikle tasarımların marka özelinde ele alınması ve sahada karşılık bulması, bu süreci çok daha değerli hale getirecektir.Bu noktada markalarla kurulacak iş birliklerini yalnızca bir destek değil, birlikte üretim ve gelişim alanı olarak görüyoruz.Ve kurum olarak mottomuzu tekrar vurgulamak isterim: Sektörde daha çok tasarımın konuşulduğu, daha fazla ilhamın paylaşıldığı bir yapının oluşmasına öncülük etmeyi çok önemsiyoruz.
Bu yarışma aynı zamanda genç tasarımcılar ve sektöre adım atmak isteyen kişiler için önemli bir platform oluşturdu. Yarışma sürecinde sizi en çok etkileyen projeler veya yaklaşımlar neler oldu?
Yarışma sürecinde en dikkat çeken nokta, katılımcıların gösterdiği özen, araştırma derinliği ve yaratıcı yaklaşım oldu.“Yılbaşı Vitrinini Tasarla, Yeni Yılda Parla” temasıyla kurguladığımız yarışmada, katılımcılardan belirlediğimiz kriterler doğrultusunda vitrin tasarımı geliştirmelerini istedik. Bu alanda daha önce deneyimi olmayan birçok katılımcının, konuyu detaylı şekilde araştırarak güçlü ve yaratıcı işler ortaya koyduğunu görmek oldukça etkileyiciydi. Kısa bir sürede beklediğimizin üzerinde başvuru aldık ve değerlendirme sürecinde seçim yapmakta zorlandık. Bu süreç bize şunu net olarak gösterdi:Bu alana ilgi duyan, üretmek isteyen ve doğru yönlendirildiğinde çok güçlü işler ortaya koyabilecek ciddi bir potansiyel var. Bu potansiyelin gelişebilmesi için en kritik konu, katılımcıların tasarımla ne kadar temas edebildiği ve kendilerini ifade edebilecekleri ortamların ne kadar erişilebilir olduğu.Ne kadar çok üretim sürecine dahil olurlarsa, gelişimleri de o kadar hızlanıyor.Biz İstanbul School of Visual Merchandising olarak, vitrin tasarımı özelinde bu alana ilgi duyan gençleri desteklemeyi, cesaretlendirmeyi ve kendilerini ifade edebilecekleri zeminler oluşturmayı çok önemsiyoruz.Bu yarışma da bu yaklaşımın somut bir karşılığı oldu.Geçmişte farklı yarışmalar yapılmış olabilir; ancak bu alana odaklanan bir eğitim kurumu olarak, vitrin tasarımını doğrudan gençlerle buluşturmak ve bu alanda üretim yapabilecekleri bir yapı oluşturmak bizim için önemli bir sorumluluk.Bu sürecin sürdürülebilir olması için ise deneyim alanlarının genişlemesi gerekiyor.Bu noktada markaların genç tasarımcılara fırsat sunması ve bu sürecin bir parçası olması büyük önem taşıyor.Bu nedenle önümüzdeki yarışmalar için marka iş birliklerine ve sponsorluklara açık olduğumuzu özellikle tekrar belirtmek isterim.Tasarımların marka ile buluşması, daha geniş kitlelere ulaşması ve sahada karşılık bulması, bu süreci çok daha değerli hale getiriyor.
Son olarak, yılbaşı vitrin yarışmasının bir başlangıç olduğunu söyleyebilir miyiz? Okul çatısı altında benzer yarışmalar veya yeni projelerle sektöre katkı sağlamaya devam etmeyi planlıyor musunuz?
Bu yarışmayı bir başlangıç olarak görüyoruz.İstanbul School of Visual Merchandising olarak odağımız; bu alana ilgi duyan, üretmek isteyen ve kendini geliştirmek isteyen kişilere sürdürülebilir bir gelişim alanı sunmak.
görsel mağazacılıkta yeni yaklaşım: strateji, tasarım ve deneyimin kesişimi 9
Bu tür çalışmalarla amacımız, tasarımın daha fazla konuşulduğu, daha fazla kişinin bu alana cesaretle yaklaşabildiği ve kendini ifade edebildiği bir zemin oluşturmak.Bu yaklaşımı, önümüzdeki süreçte de benzer projeler ve farklı içeriklerle devam ettirmeyi; öğrencilerimize yeni fırsatlar sunarak bu alanı daha da geliştirmeyi hedefliyoruz.
Bu sürecin sağlıklı ve sürdürülebilir ilerleyebilmesi için ise sektörle kurulan iş birlikleri büyük önem taşıyor.Bu noktada, bu alana katkı sunmak isteyen markalarla bir araya gelmeye ve birlikte geliştirmeye her zaman açık olduğumuzu da özellikle belirtmek isterim.Bu vesileyle, yarışma sürecine sağladıkları katkı ve öğrencilerimizin medya zirvesine katılımını destekledikleri için Bi’Sektör ekibine ayrıca teşekkür etmek isterim. Bu tür platformların, genç yeteneklerin görünür hale gelmesi ve sektöre kazandırılması açısından önemli bir rol üstlendiğine inanıyorum.
Miniso, Şanghay’da açtığı ilk “Miniso Gallery” konseptiyle marka stratejisinde yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Şirket, yeni galeriyi yalnızca bir sergi alanı değil; global sanatçılar ve IP odaklı yaratıcı projeler için iş birliği platformu olarak konumlandırıyor.
Bund City Hall Plaza’da açılan yeni konsept mağaza, Miniso’nun son dönemde hız verdiği IP ve deneyim odaklı büyüme stratejisinin önemli parçalarından biri olarak görülüyor. Galerinin ilk sergisinde ise Endonezyalı çağdaş sanatçı Ryo Laksamana, bilinen adıyla Ryol’un çalışmaları yer alıyor. Sanatçı aynı zamanda Miniso’nun ilk global özel sanatçısı olarak konumlandırılıyor.
Şirketin bu hamlesi, klasik uygun fiyatlı ürün perakendeciliğinden daha kültürel ve deneyim merkezli bir marka yapısına geçmeye çalıştığını gösteriyor. Özellikle genç tüketici kitlesiyle bağ kurmak isteyen markalar için IP iş birlikleri artık yalnızca lisans anlaşması değil; doğrudan marka kimliği stratejisinin parçası haline geliyor.
Perakendede IP ve Kültürel Deneyim Ekonomisi Güçleniyor
Son yıllarda özellikle Asya merkezli perakende markalarının büyüme stratejilerinde IP odaklı yaklaşımın daha görünür hale geldiği görülüyor. Karakterler, sanatçılar, anime kültürü ve yaratıcı iş birlikleri; mağaza trafiği yaratmanın yanı sıra sosyal medya görünürlüğünü de artırıyor.
Miniso’nun yeni galeri konsepti de bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri. Şirket artık yalnızca ürün satan bir retailer değil; sanat, tasarım ve pop kültürü etrafında topluluk oluşturan bir platform olmaya çalışıyor.
Özellikle galerinin, şirketin deneyim odaklı konsepti olan “Miniso Land”e yürüme mesafesinde konumlanması dikkat çekiyor. Bu yapı, fiziksel mağazaların giderek daha fazla “deneyim ekosistemi” mantığıyla tasarlandığını gösteriyor.
Miniso Kurucusu ve CEO’su Ye Guofu, galerinin yalnızca sergi alanı değil; genç sanatçıların global görünürlük kazanabileceği ticari bir platform olarak planlandığını belirtiyor. Şirket, global IP deneyimini sanatçılarla birleştirerek yaratıcı içeriklerin daha büyük ölçeklerde ticarileştirilebileceğini düşünüyor.
Perakendede mağaza artık yalnızca satış noktası değil; kültürel içerik, topluluk ve deneyim üretim alanına dönüşüyor.
Miniso, Küresel Marka Algısını Yeniden İnşa Etmeye Çalışıyor
Bugün 100’den fazla ülkede 8 binden fazla mağazaya ulaşan Miniso, özellikle son yıllarda ürün çeşitliliğinden çok marka algısını dönüştürmeye odaklanıyor. Daha önce ağırlıklı olarak “uygun fiyatlı lifestyle retailer” kimliğiyle öne çıkan şirket, artık IP tabanlı kültürel marka modeli oluşturmaya çalışıyor.
Şanghay’daki ilk galerinin ardından Hong Kong, Pekin, Tokyo, Paris ve New York gibi şehirlerde yeni Miniso Gallery alanlarının açılması planlanıyor. Bu strateji, markanın yalnızca mağaza sayısını büyütmek yerine; küresel kültürel görünürlüğünü artırmaya çalıştığını gösteriyor.
Özellikle Z kuşağı tüketicisinin alışveriş davranışı düşünüldüğünde, ürün kadar hikâye, deneyim ve sosyal paylaşım değeri de önem kazanıyor. Bu nedenle IP iş birlikleri ve yaratıcı projeler, fiziksel mağazalar için yeni trafik motoruna dönüşüyor.
Miniso’nun attığı bu adım, perakende sektöründe mağazacılığın giderek daha fazla “medya + deneyim + kültür” modeline evrildiğini gösteren dikkat çekici örneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Starbucks Korea’nın 18 Mayıs’ta başlattığı “Tank Day” kampanyası, kısa süre içinde Güney Kore’nin en büyük kurumsal krizlerinden birine dönüştü. İlk etapta yalnızca başarısız bir pazarlama çalışması gibi görünen kampanya, ülkenin siyasi hafızası ve tarihsel travmalarıyla ilişkilendirilince çok daha büyük bir toplumsal tepkiye yol açtı.
Kampanya kapsamında “Tank” isimli tumbler koleksiyonu için kullanılan “Tank Day. Bang on the Desk.” sloganı, Güney Kore’de son derece hassas iki tarihsel olayı çağrıştırdığı gerekçesiyle eleştirildi. Çünkü 18 Mayıs tarihi, 1980’de gerçekleşen Gwangju Demokrasi Hareketi’nin yıl dönümüne denk geliyor. O dönemde askeri yönetimin protestoculara karşı tanklar ve askerî güç kullanması, Güney Kore’nin modern tarihindeki en travmatik olaylardan biri olarak kabul ediliyor.
Tepkinin büyümesindeki ikinci unsur ise “Bang on the Desk” ifadesi oldu. Bu slogan, 1987’de işkence altında hayatını kaybeden öğrenci aktivist Park Jong-chul’un ölümüne ilişkin yapılan resmi açıklamayı hatırlattı. Dönemin yetkilileri, öğrencinin “masaya vurulunca çıkan ses” sonrası öldüğünü iddia etmiş; ancak daha sonra olayın ağır işkence sonucu gerçekleştiği ortaya çıkmıştı.
Bu nedenle birçok kullanıcı kampanyanın, Güney Kore’nin demokratik mücadele tarihindeki iki büyük travmayı dolaylı şekilde çağrıştırdığını savundu.
Starbucks Markası ile Yerel Operasyon Arasındaki “Yönetim Boşluğu” Tartışılıyor
Krizin dikkat çeken yönlerinden biri de Starbucks Korea’nın mevcut yapısı oldu. Şirket, 2021’den bu yana doğrudan Seattle merkezli Starbucks yönetimi tarafından değil; Shinsegae Group bünyesindeki SCK Company tarafından yönetiliyor.
Bu yapı, global marka ile yerel operasyon arasında yeni bir “governance gap” yani yönetim boşluğu tartışmasını gündeme taşıdı. Çünkü Starbucks global doğrudan operasyonu yönetmese bile, tüketici gözünde marka itibarı hâlâ tamamen Starbucks adıyla ilişkilendiriliyor.
Krizin büyümesiyle birlikte Starbucks Korea CEO’su Sohn Jeong-hyun görevden alınırken, Shinsegae Group Başkanı Chung Yong-jin kamuoyundan özür diledi. Ardından Starbucks global yönetimi de daha sıkı içerik denetimi ve çalışan eğitimleri uygulanacağını açıkladı.
Ancak kriz yalnızca yönetim değişikliğiyle sınırlı kalmadı. Sosyal medyada kullanıcılar Starbucks ürünlerini parçaladıkları videolar paylaşırken, uygulama üyeliklerini iptal eden ve ön ödemeli bakiyelerini çeken kullanıcı sayısı hızla arttı. Özellikle “tal-buck” adı verilen ve “Starbucks’tan ayrılmak” anlamında kullanılan yeni bir ifade kısa sürede dijital platformlarda yayılmaya başladı.
Global perakendede marka kontrolü artık yalnızca ürün ve mağaza standardı değil, kültürel hassasiyet yönetimi üzerinden de ölçülüyor.
Sadakat Ekosistemi ve Marka Güveni Daha Büyük Risk Altında Olabilir
Krizin finansal etkileri de kısa sürede görülmeye başladı. Starbucks Korea ile bağlantılı E-Mart hisseleri bir gün içinde %5,5 değer kaybetti. Ancak sektör tarafında asıl riskin kısa vadeli finansal kayıptan çok, marka sadakati tarafında oluşabileceği değerlendiriliyor.
Çünkü Starbucks Korea’nın 13 milyondan fazla mobil uygulama kullanıcısından oluşan güçlü bir sadakat ekosistemi bulunuyor. Özellikle üyelik tabanlı perakende modellerinde marka güveni zedelendiğinde, müşteri kaybının etkisi yalnızca kısa dönem satışlarla sınırlı kalmıyor.
Yaşanan süreç, global markaların yerel kültürel bağlamı anlamadan yürüttüğü kampanyaların ne kadar büyük risk yaratabileceğini de gösteriyor. Özellikle tarihsel ve politik hassasiyetlerin yüksek olduğu pazarlarda, yalnızca yaratıcı fikir üretmek değil; içeriklerin kültürel filtrelerden geçirilmesi de kritik hale geliyor.
Starbucks Korea örneği, önümüzdeki dönemde global perakende markalarının yerel pazarlarda daha sıkı içerik denetimi, kültürel danışmanlık ve kriz önleme süreçlerine yatırım yapmasına neden olabilir. Çünkü artık marka riski yalnızca ürün kalitesiyle değil, toplumsal hafızayla kurulan ilişki üzerinden de şekilleniyor.
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) satış sürecini yürüttüğü İstikbal Mobilya’nın Hazine’ye ait yüzde 100 hisselerinin devri için gerçekleştirilen ihale tamamlandı. Muhammen bedeli 16 milyar 500 milyon lira olarak belirlenen ihaleyi Paşalı Grup kazandı. Satış işlemi için Rekabet Kurulu izin süreci başlatıldı.
İhale Süreci Tamamlandı
Türkiye mobilya sektörünün önde gelen markalarından İstikbal Mobilya’nın Hazine mülkiyetindeki yüzde 100 oranındaki hisseleri için düzenlenen ihale, kapalı teklif isteme ve açık artırma yöntemlerinin birlikte uygulanmasıyla gerçekleştirildi.
12 Mayıs 2026 tarihinde yapılan ihale kapsamında, nominal değeri 1 TL olan toplam 512 milyon adet pay satışa çıkarıldı. TMSF Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen açık artırmaya üç şirket katıldı. Yapılan değerlendirmelerin ardından İstikbal Mobilya’nın yeni sahibi İzmir merkezli Paşalı Grup oldu.
Paşalı Grup Hakkında
40 yılı aşkın geçmişe sahip Paşalı Grup; otomotiv, inşaat, gıda ve turizm başta olmak üzere farklı sektörlerde faaliyet gösteriyor. Grup, gerçekleştirdiği yatırımlarla Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde faaliyetlerini sürdürüyor.
Rekabet Kurulu Süreci Başlatıldı
TMSF tarafından satış sürecine ilişkin yapılan açıklamada, uygun teklif veren yatırımcı için Rekabet Kurulu izin sürecinin başlatıldığı belirtildi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Satışı Resmi Gazete, ulusal çapta yayın yapan gazeteler ve TMSF’nin internet sitesinde ilan edilen; Hazine mülkiyetinde bulunan yüzde 100 oranındaki İstikbal Mobilya Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi paylarının 12.05.2026 tarihli satış ihalesinde uygun teklif veren yatırımcılar için Rekabet Kurulu izin süreci başlatılmıştır.”
Jimmy Key, mağaza ve e-ticareti tek yapıda birleştirerek müşteri güvenini merkeze alan yeni nesil perakende modelini uygulamaya koydu. Jimmy Key Genel Müdür Yardımcısı Erhan Çiçek, perakende sektöründe ezberlerin hızla bozulduğunu belirterek, başarıyı belirleyen en kritik unsurun artık veri temelli karar alma mekanizmaları olduğunu vurguladı. Çiçek’e göre perakende uçtan uca kurgulanmış bir matematik sistemiyle yönetiliyor. Üründen fiyata, stoktan lojistiğe kadar tüm süreçler veriyle şekilleniyor ve bu dönüşüm markaların büyüme hızını doğrudan etkiliyor.
Jimmy Key, büyümesini artık pazar yeri odaklı e-ihracat modeli üzerinden sürdürüyor. Bu yeni yapı sayesinde Jimmy Key, tek tek mağaza yatırımları yerine aynı anda birden fazla ülkede varlık gösterebiliyor. Böylece hem hız hem de maliyet avantajı elde ediliyor.
Tek Stok, Çok Ülke ve Ölçeklenebilir Büyüme Modeli
Şirketin Avrupa operasyonlarının merkezinde “tek stok, çok ülke” modeli yer alıyor. Tek bir stok havuzu üzerinden farklı ülkelerdeki pazar yerlerine satış yapılabilmesi, operasyonel verimliliği ciddi şekilde artırıyor. Erhan Çiçek, bu yapının önemini şu sözlerle ifade etti: “Tek bir stoku farklı ülkelerdeki pazar yerlerine dağıtabildiğiniz bir sistem kurmazsanız, Avrupa’da sürdürülebilir büyüme mümkün değil. E-ihracat yalnızca satış kanalı değil, aynı zamanda güçlü bir veri üretim alanı olarak konumlanıyor. Hangi ürünün hangi ülkede, hangi fiyat aralığında ve hangi sezonda performans gösterdiği artık net biçimde analiz edilebiliyor. Bu sayede şirketler; yeni pazarlara giriş, ürün gamı ve fiyatlandırma stratejilerini çok daha isabetli şekilde kurgulayabiliyor.
Yüksek İade Oranları Oyunu Değiştiriyor, Türkiye En Az İade Alan Ülke
Avrupa pazarında özellikle moda sektöründe yüksek iade oranları, iş modelini doğrudan etkileyen kritik bir faktör olarak öne çıkıyor. En dikkat çeken konuların başında ise, ülkeler arasındaki tüketici alışkanlıklarının ciddi farklılıklar göstermesi geliyor. Örneğin kadın ürünleri kategorisinde Türkiye’de iade oranları ortalama %20 civarında seyrediyor ve bu oran sektör açısından kabul edilebilir bir seviyede değerlendiriliyor. Ancak Avrupa pazarına baktığımızda tablo dramatik biçimde değişiyor. Almanya’da iade oranları %70’e kadar çıkabiliyor. Bu da pratikte şu anlama geliyor: Bir ürünü net olarak satabilmek için yaklaşık dört ürün satmanız, bunların üçünün iade edilmesini göze almanız gerekiyor.
Diğer Avrupa ülkelerinde de benzer bir tablo söz konusu. İtalya’da iade oranı %41 seviyesindeyken, Avusturya’da %67, Polonya’da ise %63 civarında gerçekleşiyor. Hatta Polonya’da %63’lük bir iade oranı bile görece “iyi” bir sonuç olarak değerlendirilebiliyor. Bu veriler, yurt dışı pazaryerlerinde operasyon yönetiminin ne kadar kritik olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Çünkü bu pazarlara girerken yalnızca satış değil, aynı zamanda stok ve finansman yönetimi de büyük önem taşıyor. Ürünlerin fiziksel olarak yurt dışına gönderilmesi zaten başlı başına bir maliyet yaratırken, stokta bekleme süresi de ek bir finansman yükü oluşturuyor.
Mağaza Deneyimi Hala Vazgeçilmez
Markanın uyguladığı modelde tüm kanallar arasında tam entegrasyon sağlanıyor. Stoklar tekilleştirilirken, fiyat politikası tüm satış kanallarında birebir aynı şekilde uygulanıyor. Çiçek, “E-ticaret ve mağazayı iki ayrı dünya değil, aynı markanın iki farklı yüzü olarak konumlandırıyoruz. Dijitalleşmeye rağmen fiziksel mağazalar önemini koruyor ve müşteri deneyimi hala belirleyici. Tüketicinin ürüne dokunma, deneme ve markayı hissetme ihtiyacı devam ediyor. Mağazalar markanın ruhunu yansıtan en güçlü alanlardan biri.
Burberry, Çin ve Amerika’daki Güçlü Performansla Yeniden Büyüme Sürecine Girdi, 2026 mali yılında yeniden pozitif büyüme sinyalleri vererek lüks moda sektöründe dikkat çekici bir toparlanma sürecine girdi. Şirketin 28 Mart’ta sona eren mali yıl sonuçlarına göre gelirler sterlin bazında %2 gerilese de, sabit kur etkisinden arındırılmış şekilde yatay seyretti. Daha kritik olan ise mağaza performansındaki dönüşüm oldu.
Geçtiğimiz yıl %12 gerileyen comparable store sales verisi bu yıl %2 büyümeye dönerken, özellikle yılın son çeyreğinde Çin ve Amerika kıtasındaki çift haneli büyüme dikkat çekti. Şirket yönetimi, toparlanmanın yılın ikinci çeyreğinden itibaren başladığını ve her çeyrekte güçlenerek devam ettiğini belirtiyor.
Lüks moda sektöründe tüketici talebinin tamamen zayıflamadığını; ancak markaların artık çok daha güçlü marka hikâyesi, ürün odağı ve operasyonel disiplinle büyüyebildiğini gösteriyor.
Çin Pazarı Lüks Moda İçin Yeniden Kritik Büyüme Motoruna Dönüşüyor
Burberry’nin sonuçlarında en dikkat çekici alanlardan biri Greater China performansı oldu. Şirket, hem Çin hem de Amerika kıtasında yılın son çeyreğinde çift haneli comparable satış artışı elde etti. Bu durum, son dönemde yavaşlama sinyalleri veren Çin lüks tüketim pazarında toparlanmanın yeniden hız kazanabileceğine işaret ediyor.
Özellikle lüks moda tarafında Çin pazarı yalnızca hacim değil, marka algısı açısından da kritik önem taşıyor. Çin’de yeniden güçlenen talep, global lüks markaların koleksiyon stratejilerinden mağaza yatırımlarına kadar birçok alanda karar mekanizmasını etkiliyor.
Burberry’nin brüt kâr marjındaki 530 baz puanlık artış da dikkat çekici. Şirketin daha kaliteli satış yapısına yönelmesi ve önceki dönemde gerçekleştirilen stok optimizasyonunun etkisi, kârlılık tarafında önemli bir iyileşme yarattı. Aynı zamanda şirketin geçen yılki 75 milyon sterlin zararından21 milyon sterlin kâra geçmesi, operasyonel dönüşümün finansal sonuçlara da yansımaya başladığını gösteriyor.
Lüks moda sektöründe büyüme artık yalnızca satış hacmiyle değil, marka gücü ve kârlı büyüme dengesiyle ölçülüyor.
Burberry, Marka Otoritesini Güçlendirmeye Odaklanıyor
Şirket CEO’su Joshua Schulman, mevcut mali yılı Burberry için “anlamlı bir kırılma noktası” olarak tanımlıyor. Şirketin “Burberry Forward” stratejisi kapsamında marka relevansını ve ürün otoritesini güçlendirmeye odaklandığı görülüyor.
Bu yaklaşım, son dönemde birçok lüks markanın yeniden “çekirdek marka kimliği” stratejisine dönmesiyle paralel ilerliyor. Aşırı genişleme ve yoğun ürün çeşitliliği yerine daha kontrollü koleksiyon yönetimi, marka mirası ve premium algının korunması ön plana çıkıyor.
Burberry aynı zamanda yönetim tarafında da değişime hazırlanıyor. Yönetim Kurulu Başkanı Gerry Murphy’nin kasım ayında görevden ayrılacağı açıklanırken, yerine Bridgepoint Group kurucusu William Jackson’ın geçeceği duyuruldu. Bu değişim, şirketin dönüşüm sürecinde yeni bir yönetim yapılanmasına da girdiğini gösteriyor.
Lüks moda sektöründe son dönemde yaşanan yavaşlamaya rağmen Burberry’nin yeniden büyüme sinyali vermesi, özellikle güçlü marka mirasına sahip şirketlerin operasyonel disiplin ve stratejik konumlanma ile yeniden ivme yakalayabileceğini gösteriyor. Önümüzdeki dönemde sektör rekabetinin; erişilebilirlikten çok marka değeri, deneyim ve kontrollü büyüme ekseninde şekillenmesi daha olası görünüyor.
Mayıs ayının ortası ile birlikte bayram alışverişi yoğunlukları da hızlandı. Perakendecinin en yoğun haftalarından birine giriş yapıyoruz bu hafta itibari ile de. Ciro beklentileri yüksek, Ramazan Bayramı döneminde beklentileri karşılayan bir alışveriş ivmesi gerçekleşmişti, umalım ki bu bayram döneminde de benzer tablolar konuşulsun.
Mağaza açılışları tarafındaki sirkülasyon hız kesmeden devam ediyor. Her hafta sektörden gelen bildirimlerle derlediğimiz Haftanın Mağaza Açılışları serimizin yeni derlemesi ile sizlerleyiz.
Türkiye’nin köklü deri ve moda markalarından Derimod, pazarlama organizasyonunu güçlendirmek amacıyla üst düzey bir atamaya imza attı. Perakende ve moda sektöründe 20 yılı aşkın deneyime sahip olan Caner Uluğ, şirketin yeni Pazarlama Direktörü olarak göreve başladı.
Perakende ve Marka Yönetiminde Güçlü Deneyim
Caner Uluğ, kariyeri boyunca pazarlama, marka yönetimi, perakende ve çok kanallı iletişim alanlarında önemli sorumluluklar üstlendi. Marmara Üniversitesi İşletme (Almanca) Bölümü mezunu olan Uluğ, global ve yerel ölçekte faaliyet gösteren markalardaki deneyimiyle dikkat çekiyor.
Vizyon 2030 Hedeflerine Katkı Sağlayacak
Yeni görevinde Caner Uluğ’un; Derimod’un marka konumlandırmasını daha da güçlendirmesi, müşteri odaklı pazarlama stratejilerini geliştirmesi ve markanın hem Türkiye’de hem de uluslararası pazarlardaki büyüme hedeflerine katkı sunması bekleniyor.
Şirket, Uluğ’un liderliğinde hayata geçirilecek yeni pazarlama yaklaşımıyla birlikte, “Vizyon 2030” hedefleri doğrultusunda daha güçlü bir marka deneyimi oluşturmayı ve küresel ölçekte etkisini artırmayı amaçlıyor.
La Lorraine Türkiye, 10. yılını yeni nesil artisan ekmek üretim hattı yatırımıyla kutluyor ve güçlü büyüme yolculuğunu sürdürmek üzere ülkemizdeki varlığını daha da güçlendiriyor.
Merkezi Belçika’da bulunan, un ile fırıncılık sektörlerinde faaliyet gösteren ve yüksek kaliteli fırın ürünleriyle 40’tan fazla ülkede tüketicilere ulaşan La Lorraine Bakery Group, Türkiye’deki 10. yılını kutluyor. Şirket, Manisa tesisinde devreye aldığı yeni nesil artisan ekmek hattıyla üretim yetkinliklerini bir üst seviyeye taşırken, bu yatırımıyla bölgedeki istikrarlı büyüme yolculuğunda da önemli bir dönüm noktasına imza atıyor. Bu stratejik adım, La Lorraine Türkiye’nin fırın ürünlerindeki yenilikçi yaklaşımını daha da güçlendirirken, bölgedeki konumunu ileriye taşıyan önemli bir kilometre taşı olarak öne çıkıyor.
Son 10 yılda Türkiye’ye 100 milyon Euro’nun üzerinde yatırım
La Lorraine Türkiye, yerel fırıncılık operasyonlarına 2016 yılında Manisa’da kurulan tam otomatik ekmek hattıyla başladı ve geçen 10 yıl içinde artisan ekmek, viennoiserie ve tuzlu unlu mamuller (börek) kategorilerindeki yatırımlarıyla üretim kapasitesini önemli ölçüde artırdı. Bugün tesis, beş üretim hattıyla faaliyet gösterirken, Türkiye ve Orta Doğu için stratejik bir üretim merkezi olarak konumlanıyor.
Türkiye genelinde 20’den fazla bölgesel satış ofisi bulunan La Lorraine Türkiye, bugün distribütör ağı ile de birlikte yaklaşık 750 kişiye istihdam sağlıyor. Şirket, son 10 yılda Türkiye’ye 100 milyon Euro’nun üzerinde yatırım gerçekleştirirken, Manisa tesisi büyüme stratejisinde kritik bir rol üstleniyor. La Lorraine Türkiye, distribütörleri ve perakende iş ortaklarıyla birlikte Türkiye’de bake-off segmentini geliştirerek tüketicilere daha taze ve lezzetli ürünleri sunuyor. Bu yaklaşım, son 10 senede yıllık bazda güçlü ve sürdürülebilir bir gelir artışı sağlarken, satışların son 5 yılda iki katına çıkmasına katkıda bulundu. Yaratılan yeni kapasite ve güçlü ticari stratejiyle birlikte La Lorraine Türkiye, önümüzdeki 5 yılda satışlarını yeniden ikiye katlamayı hedefliyor.
Grup CEO’su Guido Vanherpe:
“10 yıldır La Lorraine Bakery Group olarak ustalık ile inovasyonu bir araya getiriyoruz ve bake-off teknolojisindeki öncü rolümüzle, tüketicilerin dünya genelinde fırın ürünlerini deneyimleme biçimini şekillendirmeye devam ediyoruz. La Lorraine Türkiye’de üretime başlamamızın 10. yılını kutlarken, bu pazarın 2016 yılında Avrupa dışındaki büyümemizde üstlendiği başarılı rolden büyük gurur duyuyoruz. Türkiye’nin dinamik pazarı, güçlü ekmek kültürü ve bake-off inovasyonu açısından sunduğu önemli potansiyel, büyüme için son derece mantıklı bir adım oldu ve bu karar son 10 yılda somut sonuçlar verdi. Türkiye ve ardından Orta Doğu, doğuya doğru genişleme stratejimizde kilit bir geçit haline geldi. Bunun yanı sıra, La Lorraine Türkiye’nin gelecekteki büyüme potansiyeli, Grubumuzun 2030 hedeflerini gerçekleştirmesinde stratejik olarak merkezi bir rol üstleniyor. Bir aile şirketi olarak Türk ekibimizin girişimciliğine, tutkusuna, enerjisine, dayanıklılığına büyük değer veriyoruz ve geleceğin fırıncılık hikâyesini yazmayı birlikte sürdürmeye kararlıyız.”
“Bake-off” teknolojisinin öncülerinden; La Lorraine Bakery Group
1939 yılında Belçika’da Gerard Vanherpe tarafından bir un değirmeni olarak kurulan La Lorraine Bakery Group, 1970’li yıllarda fırıncılık sektörüne adım attı ve taze fırın ürünlerinde büyümeye devam etti. 1980’lerde ise devrim niteliğindeki “bake-off” teknolojisinin öncülerinden biri oldu. Bugün şirket; dondurulmuş fırın ürünleri, taze fırın ürünleri, mağaza konseptleri ve un üretimi olmak üzere dört ana alanda faaliyet gösteriyor; ekmek, pastacılık ürünleri, tatlı atıştırmalıklar, viennoiserie ve tuzlu ürünlerden oluşan geniş bir ürün yelpazesi sunuyor. “Bake-off” teknolojisi, ürünlerin pişirme aşamasından hemen önce veya kısmi pişirme sonrasında dondurularak üretim sürecinin durdurulmasına dayanıyor. Bu sayede son pişirme işlemi satış noktasında tamamlanabiliyor; günün her anında taze pişmiş ürün sunulurken tüketicilere daha fazla çeşit ve seçenek sağlanıyor. Bu teknoloji ayrıca stok yönetimi verimliliğini artırarak gıda israfının azaltılmasına da katkıda bulunuyor.
La Lorraine Türkiye, Türkiye’de dondurulmuş fırın ürünleri üreten ilk fırıncılık şirketlerinden biri olarak perakende ve foodservice alanındaki fırıncılık pazarının dönüşümüne öncülük ediyor.
La Lorraine Bakery Group’un “Go East” genişleme stratejisinde Avrupa dışındaki ilk ülke; Türkiye…
Bugün La Lorraine Bakery Group, 10 ülkede bulunan 18 üretim tesisi ve 5.700’ü aşkın çalışanıyla faaliyet gösteriyor ve tüketicilere 1.500’den fazla taze ve dondurulmuş ürün çeşidi sunuyor. Şirket, 2025 yılında 1,57 milyar Euro ciro elde ederken, gelirlerinin yüzde 54’ünü Batı Avrupa’dan, yüzde 46’sını ise dünyanın geri kalanından sağlıyor. La Lorraine Bakery Group’un Avrupa dışındaki ilk fırın yatırımı olan Türkiye, şirketin doğuya doğru genişleme stratejisinde kilit bir geçiş pazarı konumunda bulunuyor.
Türkiye & Orta Doğu Bölge Başkan Yardımcısı Neslihan Nigiz Ulak:
“Manisa’daki yeni artisan ekmek hattıyla birlikte, yerel tüketici beklentilerine uygun daha artisanal, yüksek kaliteli ve yenilikçi ürünler sunma kapasitemizi artırıyoruz. Bu kilometre taşı, müşterilerimizin güvenini ve her gün birlikte La Lorraine Türkiye hikâyesini yazdığımız iş ortaklarımız ile distribütörlerimizle kurduğumuz güçlü iş birliğini yansıtıyor. Öte yandan Manisa’daki bu tesis, bizim için bir fabrika tanımının çok ötesinde. Burası, ekmeğin bu topraklardaki anlamına duyduğumuz saygının bir ifadesi. Çünkü Anadolu’da ekmek yere düşerse öpülüp alna konur, üzerine basılmaz, çöpe atılmaz. Nitekim Marketing Türkiye ve Aksoy Araştırma ile gerçekleştirdiğimiz araştırmada toplumun %84,3’ü ekmeği ‘kutsal’ olarak tanımlıyor. Ekmek; nimet, bereket ve vazgeçilmezlik kavramlarıyla yan yana duruyor. Bu veri bizim için istatistik olmanın ötesinde, bir sorumluluk anlamı taşıyor. Çünkü biz burada yalnızca üretim yapmıyoruz. Kültürel bir değere dokunuyoruz.
Önümüzdeki dönemde ise hedefimiz, güçlü büyüme ivmemizi sürdürmek, sürdürülebilir ürün liderliğimizi pekiştirmek ve 2030 yılına kadar satışlarımızı iki katına çıkarmak. Bunu yaparken müşterilerimiz, iş ortaklarımız ve distribütörlerimizle birlikte büyümeye; Türk tüketicilerini taze pişmiş, yüksek kaliteli ve yenilikçi fırın ürünleriyle buluşturmaya devam edeceğiz. Böylece Türkiye, Orta Doğu operasyonlarının da İstanbul ofisimizden yönetildiği bölgesel bir mükemmeliyet merkezi haline geliyor, ayrıca hem bu pazarlarda hem de Kuzey Afrika’ya uzanan büyüme stratejimizde önemli bir merkez rolü üstlenmiş oluyor.”
2030 vizyonu; pazar liderliğini güçlendirmek ve satışları ikiye katlamak
La Lorraine Türkiye, Manisa’daki yeni artisan ekmek üretim hattıyla üretim kapasitesini artırırken, ürün portföyünü daha artisan, karakteristik, yüksek kaliteli ve yenilikçi fırın ürünleriyle genişletmeye yönelik yeni bir adım atmış oldu.
La Lorraine Bakery Group, stratejik büyüme planlarında Türkiye’nin konumunu daha da güçlendiriyor. Bu yatırımın arkasındaki temel etkenler arasında Türkiye’nin dinamik pazar yapısı ve kişi başına düşen ekmek tüketiminde dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olması yer alıyor. Bunun yanı sıra bake-off teknolojisinin fırıncılık pazarındaki dönüştürücü potansiyeli, halen önemli ölçüde gelişim, büyüme ve inovasyon fırsatı sunması ve perakende ile foodservice kanallarında iş birlikleriyle büyüme imkânı yaratması, Türkiye pazarını gelecekte de son derece stratejik kılıyor.
Şirket; sürdürülebilir ürün liderliği stratejisi doğrultusunda güçlü büyüme ivmesini sürdürmeyi, 2030 yılına kadar satışlarını ikiye katlamayı ve her gün binlerce Türk tüketicisini yenilikçi, yüksek kaliteli ve taze pişmiş fırın ürünleriyle buluşturmaya devam etmeyi hedefliyor.