LC Waikiki, engelli bireylere yönelik hazırladığı LCW Limitless koleksiyonunun yeni yaz parçalarını duyurdu.
Erişilebilirlik odaklı tasarımlarıyla bilinen LCW Limitless, Engelliler Haftası’nda yeni yaz koleksiyonunu kullanıcılarla buluşturdu. Kadın giyimine odaklanan koleksiyonda, bağımsız hareket etmeyi destekleyen fonksiyonel detaylar ve yaz aylarına uygun hafif kumaşlar ön plana çıkıyor.
Koleksiyonun tasarım sürecinde, kullanıcıların günlük yaşamdaki ihtiyaçları gözetilerek pratik çözümler geliştirildi. Bu kapsamda gömleklerde klasik düğmeler yerine çıtçıt detayları kullanılırken, puantiyeli bluzlarda yer alan yan ilik detayları diyaliz süreci yaşayan kullanıcılar için kateter hortumlarının rahat kullanımına imkan tanıyor.
Koleksiyonda yer alan kısa kollu elbiseler, omuz kısmına kadar açılabilen çıtçıtlı yapısıyla kol veya bacak protezi kullanan bireylerin giyinme sürecini kolaylaştırmayı hedefliyor. Benzer şekilde pantolonlarda paçadan yukarı uzanan yan çıtçıtlar ve değnek kullanan bireyler için tasarlanan geniş, güvenli cepler de kullanım kolaylığı sağlıyor.
Gömlek ve pantolon takımlarında omuz bölgesine erişim sağlayan tasarımlara yer verilirken, bu parçalar aynı zamanda kateter kullanımına uygun geçiş alanları barındırıyor. Engelliler Haftası’na özel olarak yüzde on indirimle sunulan kadın koleksiyonunun ardından, erkek koleksiyonunun da haziran ayı içerisinde satışa çıkması planlanıyor.
LCW Limitless yaz koleksiyonuna markanın internet sitesinin yanı sıra İstanbul, Samsun, İzmir, Bursa ve Ankara’daki belirli mağazalardan ulaşılabiliyor.
Sosyal Fabrika – Toplumsal Dönüşüm Platformu ve EKONOMİ Gazetesi partnerliğindedüzenlenenSosyal Etki Zirvesi, “Eşitlik için; Söz–Eylem İlişkisinde Şeffaflık, Kapsayıcılık ve Dayanışma Kültürü” mottosuyla 12 Mayıs’ta İş Sanat Levent’te 3. kez aynı heyecanla gerçekleşti.
Sivil toplum kuruluşları, vakıflar, dernekler, kamu kurumları, belediyeler, üniversiteler, platformlar, medya ve iş dünyasından temsilcileri bir araya getiren zirve; bu yıl 3 bini aşkın katılımcı, 323 paydaş ve 120’nin üzerinde sponsor desteğiyle genişleyen etki alanını ortaya koydu. Zirvede, eşitlik odağında ortak sorumluluk bilincini güçlendiren oturumlar, ilham veren konuşmalar ve paydaş buluşmalarıyla; toplumsal dönüşüm için sözün eyleme dönüşmesi gerektiği vurgulandı.
Sunuculuğunu bu yıl tiyatro oyuncusu Yunus Eski’nin üstlendiği Sosyal Etki Zirvesi’26da; “Hayatı Onurlandıranlar” “Kültür ve Biz”, “Sivil Hareketlilik ve Biz”, “Dayanışma Kültürü”, “İklim Politikaları ve Biz”, “Kuşaklararası Diyalog”, “Sağlıklı Yaşamda Biz”, “Sosyal Etkinin Gücüne İnananlar”, “Kapsayıcı Politika Üretenler”, “Kültürel Değişimle Yol Alanlar”, “Gençlik İçin Konuşanlar”, “Farklılıklarımız ve Biz” ve “Sanatla Barışmak” gibi birçok başlık ele alındı. Eşitlik Arayışı, 323 Paydaşla Ortak Bir İradeye Dönüştü!
Sosyal Fabrika Toplumsal Dönüşüm Platformu Kurucusu ve Organizasyon Lideri Münteha Adalı:
“Üç yıl önce 121 paydaşla çıktığımız bu yolculukta bugün 323 paydaşa ulaşmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu büyüme, eşitlik arayışının artık çok daha geniş bir ortak iradeye dönüştüğünü gösteriyor. Sosyal etki; insan odaklı, kapsayıcı ve şeffaf bir yaklaşım gerektiriyor. Bu yalnızca bir grubun değil, toplumun tamamının meselesi. Kadın, erkek, çocuk; toplumun her kesiminin katılımıyla güçlenecek bir dönüşümden söz ediyoruz. İşte bu yüzden binlerce insan burada; eşitlik için sözü eyleme dönüştürmek, dayanışma kültürünü birlikte büyütmek için bir aradayız.
Sosyal Etki Zirvesi’ni yalnızca bir buluşma değil, aynı zamanda bir farkındalık zirvesi olarak görmek gerekiyor. Toplum olarak çoğu zaman bazı konuları arka planda konuşuyoruz; ancak ön tarafa geçtiğimizde hepimiz kapsayıcı, eşitlikçi ve hak temelli bir dil kuruyoruz. Hepimiz her şeyi biliyor gibi davranıyoruz ama toplu halde nerede durduğumuz sorusu hâlâ önemli bir soru işareti taşıyor.
Biz bu zirveyle en azından fark edelim; başlıkları kendi kendimize araştırmaya başlayalım, hangi sivil toplum örgütü hangi alanda ne yapıyor daha yakından bakalım istedik. Her yıl çıktı raporları hazırlıyor; bu raporları basınla, sponsorlarımızla, paydaşlarımızla ve toplumla paylaşıyoruz. Sosyal medyada da görünür kılıyoruz. İlk iki yılın çıktı raporlarını karşılaştırdık. Hedefimiz bu zirvenin sonunda yasa koyucuların da bu raporlara bakmasını ve gündemlerine almasını sağlamaktır. Çünkü bu tür zirvelerin nihai temas noktalarından biri de yasa koyucular olmalı. Farkındalığın, karar mekanizmalarına uzanan bir etkiye dönüşmesini önemsiyoruz.
Münteha Adalı, zirvenin yolculuğunu “eşitlik arayışının kolektif bir hikâyesi” olarak tanımladı. Sosyal Etki Zirvesi’nin üçüncü yılında da aynı heyecanla daha kapsayıcı, daha şeffaf ve daha insan odaklı bir gelecek için paydaşlarını bir araya getirdiğini ifade etti. Eşitlik, Birlikte İnşa Edeceğimiz Bir Kültür
EKONOMİ Gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Güldağ:
“Bugün burada, eşitliği konuşmak için bir aradayız… Ama eşitliği sadece güzel bir kavram olarak değil, bir niyet beyanı olarak değil, bir hedef olarak değil; ‘sözümüzle eylemimiz arasındaki mesafe’den konuşmak için buradayız. Mesele artık sadece “ne söylediğimiz” değil. Mesele, söylediğimiz şeyin arkasında ne kadar durduğumuz; o sözü gerçeğe dönüştürüp, dönüştürmediğimiz… Sosyal Etki Zirvesi’nin bu yılki teması bu yüzden çok önemli: “Eşitlik için söz-eylem ilişkisinde şeffaflık, kapsayıcılık ve dayanışma.” Bu cümlenin içinde çok güçlü bir çağrı var: Şeffaflık, kapsayıcılık ve dayanışma… Şeffaflık; çünkü artık hiçbir kurum, hiçbir lider sadece iyi niyetle yol alamaz. Ne yaptığımız kadar, nasıl yaptığımızı da göstermek zorundayız… Kapsayıcılık; Çünkü aynı masada birbirine benzeyen insanların oturması kolay. Asıl mesele, birbirinden farklı insanların aynı masada söz sahibi olabilmesi… Dayanışma; Çünkü hiçbir eşitsizlik tek başına çözülmüyor… Sosyal Etki Zirvesi, ilk günden bu yana “eşitsizliklerden eşitlik arıyoruz” diyerek yola çıktı. Ekonomi Gazetesi olarak bu yolculuğun paydaşı olmayı çok değerli buluyoruz. Çünkü bu zirve sadece bir etkinlik değil. Birbirimizi duyduğumuz, birbirimize ayna tuttuğumuz bir alan. Şunu kabul etmemiz gerekiyor: Eşitsizlik sadece sistemlerin değil, alışkanlıkların da sonucu. O yüzden eşitlik için aslında büyük reformlara ihtiyacımız yok. Karşımızdakini dinlemekle, anlamaya çalışmakla başlayabilir tüm dönüşüm. Bugün, yalnızca konuştuğumuz değil; birbirimizi gerçekten duyduğumuz, düşündüğümüz, cesaret aldığımız ve çıkarken yanımıza bir sorumluluk duygusu da aldığımız bir gün olacağına eminim. Çünkü eşitlik, birlikte inşa edeceğimiz bir kültür.”
Zirve; şeffaflık ve kapsayıcılık kavramlarının eşitlik yolculuğunda söz, eylem ve dayanışma kültürüyle kurduğu ilişkiyi çok yönlü biçimde ele aldı. Toplumda konuşulmayanı konuşmak, görünür olmayanı görünür kılmak ve eşitliği yalnızca söylem düzeyinde değil, somut eylemlerle desteklemek amacıyla düzenlenen Sosyal Etki Zirvesi; farkındalık yaratmayı, ortak aklı güçlendirmeyi ve zihniyet değişimine katkı sunmayı hedefledi.
Program kapsamında, Cambridge Üniversitesi Akademisyeni Prof. Dr. Mete Atatüre, Baltaş Grubu Kurucusu Prof. Dr. Acar Baltaş, Göbeklitepe-Karahantepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul, Sivil Toplum Gönüllüsü ve TOG Mütevelli Heyet Üyesi İbrahim Betil SEDEFED Yönetim Kurulu Başkanı Emine Erdem ile TİM – Türkiye İhracatçılar Meclisi Sürdürülebilirlik ve Projeler Koordinatörü Nilgün Özdemir başta olmak üzere; Araştırmacı Yazar Evrim Kuran, EKONOMİ Gazetesi Yayın Kurulu Başkanı Şeref Oğuz, Fark Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahu Serter, Karaca International Genel Müdürü Ömer Barbaros Yiş, Oyuncu Sera Kutlubey, Uzman Dermatolog Dr. Ömür Tekeli gibi farklı alanlarda toplumsal dönüşüme katkı sunan pek çok değerli isim zirve kapsamında katılımcılarla buluştu.
Zirvede, oturumlar boyunca sahnede eş zamanlı olarak gerçekleştirilen canlı resim performansları, gün boyu devam eden müzik ve hareket performansları ve sahne sürpirizleri programa güçlü bir dinamizm kattı. İdil Türkmenoğlu liderliğinde, Çocuk Genç Sanat Tiyatro oyuncularının sahnelediği özel performans ise sanatın toplumsal farkındalık ve dönüşümdeki etkisini vurgulayarak katılımcılardan büyük ilgi gördü.
Gün sonunda ise Sosyal Etki Zirvesi, Macrocenter ve Alcoloco sponsorluğunda, DJ Kerem Cangoloz’ün performansıyla gerçekleşen SEZ Party ile tamamlandı. Etkinlik, gün boyunca süren ilham verici oturumların ardından katılımcıları sosyal etki, dayanışma ve birliktelik ruhunu paylaşmaya davet eden keyifli bir kapanışla sona erdi.
Turkcell, son bir yılda 200 bin engelli bireye ulaşarak, teknolojinin sunduğu imkanlarla iletişimden eğitime, sanattan spora kadar birçok alanda fırsat eşitliğini güçlendiriyor. Şirketten yapılan açıklamaya göre, Turkcell, hayata geçirdiği kapsayıcı projelerle erişilebilirlik çalışmalarını sürdürüyor.
“Herkes için erişilebilir bir dünya” vizyonuyla hareket eden şirket, engelli bireylerin sosyal hayata eşit, özgür ve bağımsız katılımını destekleyen çözümler geliştiriyor. Şirket, son bir yılda 200 bin engelli bireye ulaşarak, teknolojinin sunduğu imkanlarla birçok alanda fırsat eşitliğini güçlendiriyor.
İşaret diliyle sunulan müşteri hizmetlerinden erişilebilir içeriklere, eğitim yatırımlarından spor desteklerine kadar geniş alanda hayata geçirilen projeler, teknolojinin fırsat eşitleyici gücünü somut faydaya dönüştürüyor.
“Yüz Yüze Müşteri Hizmetleri” ile kullanıcılar, Turkcell mobil uygulaması veya mağazalar üzerinden görüntülü olarak işaret dili ile hizmet alabiliyor. Haftanın her günü ücretsiz sunulan hizmet kapsamında aylık ortalama 3 bin 500 görüntülü görüşme, işaret dili bilen uzman ekipler tarafından karşılanıyor.
Şirket, sanat alanında da erişilebilirliği odağına alıyor. TV+ platformunda yer alan “Engelleri Aşan Filmler” kategorisiyle içerikler, sesli betimleme ve işaret dili seçenekleriyle sunuluyor. Ayrıca görme engelli bireylere yönelik senaryo, post prodüksiyon, sinematografi ve teknik eğitimlerle bugüne kadar yaklaşık 60 bin kişiye ulaşıldı.
Türkiye genelindeki “Engelsiz Mağazalar” ile erişilebilir müşteri deneyimini yaygınlaştıran şirket, işitme, görme ve bedensel engelli bireylerin ihtiyaçlarına uygun çözümler sunuyor.
Mağazalarda yer alan akülü tekerlekli sandalye şarj noktaları ve ergonomik tasarımlar, kullanıcı deneyimini kolaylaştıran uygulamalar arasında yer alıyor.
Eğitimde de çözümler geliştiren şirket, Milli Eğitim Bakanlığı işbirliğiyle yürüttüğü “Engelsiz Eğitim Programı” kapsamında 60 ilde, 112 okulda teknoloji sınıfları kurarak her yıl binlerce öğrenciye ulaşıyor.
Bunun yanı sıra “Engelsiz Yaşam” eğitimleriyle bugüne kadar 100 bin engelli bireye spor, sanat ve kişisel gelişim alanlarında içerik sunulurken, Türkiye Engelliler Spor ve Eğitim Vakfı (TESYEV) işbirliğiyle her yıl yüzlerce öğrenciye burs desteği sağlanıyor.
Şirket, “BİP” platformu üzerinden “Tohum Otizm Vakfı” ile hayata geçirdiği “Otizm Bilgi Destek Platformu” aracılığıyla 50 bin otizmli çocuk ve ailesine dijital içeriklerle destek verdi.
Spor alanında da destekler sunan şirket, Ampute Futbol Milli Takımı’nın ilk sponsoru olarak ve “Türkiye Milli Paralimpik Komitesi” işbirliğiyle engelli sporcuların ulusal ve uluslararası başarılarına katkı sağlamayı sürdürüyor
“Teknolojinin gücü sayesinde engelsiz dünya kurmak için çalışıyoruz”
Açıklamada görüşlerine yer verilen Turkcell Pazarlama ve Dijital Servislerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Murat Akgüç, 10-16 Mayıs Engelliler Haftası kapsamında yaptığı değerlendirmede, teknolojinin gücü sayesinde engelsiz dünya kurmak için çalıştıklarını belirtti.
Teknolojinin gerçek gücünün, hayatı herkes için daha erişilebilir ve eşit hale getirebilmesinde saklı olduğuna inandıklarını aktaran Akgüç, “Bu anlayışla geliştirdiğimiz çözümlerle engelli bireylerin bilgiye, iletişime ve dijital hizmetlere daha kolay erişmesini destekliyoruz. ‘İletişim sadece konuşmak değil, bağ kurmaktır’ yaklaşımımızla, teknolojiyi toplumun tüm kesimlerinin ulaşabileceği deneyime dönüştürüyoruz.” ifadelerini kullandı.
1994’ten sonra ilk kez Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olan ABD’de futbolun popülaritesinin artması, yalnızca spor endüstrisini değil; içecekten hızlı tüketime, modadan teknolojiye kadar birçok kategoriyi harekete geçiriyor. Üstelik dünya kupası, yalnızca ev sahibi ülkeleri değil tüm ülkeleri ve markaları kapsayan bir iletişim evreni aynı zamanda. Özellikle genç tüketici kitlesi ve kültürel çeşitlilik üzerinden büyüyen futbol ekonomisi, markaların geleneksel reklam yaklaşımını yeniden şekillendirmesine neden oluyor.
Turnuva etrafında kampanya hazırlayan markalar arasında Adidas, PepsiCo markaları Lay’s ve Pepsi, The Coca-Cola Company, Heineken, Budweiser ve Powerade gibi global oyuncular yer alıyor. Kampanyalarda ürün özelliklerinden çok; arkadaşlık, kutlama kültürü, topluluk hissi ve deneyim odağı öne çıkıyor. Peki bu süreci, sürecin birinci dereceden dahili olmayan markalar nasıl eksenlerine dahil edebilir?
Markalar Artık Ürün Değil, “Aidiyet Hissi” Satmaya Çalışıyor
Dünya Kupası gibi büyük kültürel etkinliklerde klasik ürün iletişiminin etkisinin azalması, markaları daha deneyimsel ve topluluk odaklı kampanyalara yöneltiyor. Özellikle Heineken’in geliştirdiği yaklaşım bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri olarak görülüyor.
Şirket, futbol maçlarını yayınlayan barlara özel deneyim kitleri gönderirken, aynı zamanda gönüllülük etkinlikleri ve sosyal buluşmalar organize ederek markayı yalnızca bira tüketimiyle değil; sosyalleşme kültürüyle ilişkilendirmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, spor pazarlamasında ürün merkezli reklamların yerini “kültürel bağ kurma” stratejilerine bıraktığını gösteriyor.
Özellikle Z kuşağı ve genç tüketiciler tarafında markalardan beklenen şey artık yalnızca görünür olmak değil; doğal, samimi ve topluluk hissi yaratan bir rol üstlenmek. Bu nedenle Dünya Kupası kampanyalarında mizah, sosyal deneyim, arkadaşlık ve birlikte izleme kültürü daha fazla ön plana çıkıyor.
Spor organizasyonları artık yalnızca sponsorluk alanı değil, markaların kültürel kimlik inşa ettiği platformlara dönüşüyor.
Futbolun Yükselişi Perakende ve Tüketim Trendlerini de Etkileyebilir
Futbolun son yıllarda daha geniş kitlelere ulaşması, markaların iletişim dilini de değiştiriyor. Geleneksel Amerikan sporlarına kıyasla futbol; daha genç, daha global ve dijital kültürle daha bağlantılı bir izleyici kitlesi yaratıyor. Bu durum özellikle moda, içecek, hızlı tüketim ve spor giyim kategorileri için yeni büyüme alanları oluşturuyor.
Aynı zamanda Dünya Kupası’nın omnichannel perakende tarafında da ciddi bir hareketlilik yaratması bekleniyor. Maç deneyimi etrafında şekillenen tüketim alışkanlıkları; restoranlar, spor barları, teslimat platformları, merchandising ürünleri ve deneyim odaklı mağazacılık tarafında yeni fırsatlar doğurabilir.
Markaların kampanya stratejileri incelendiğinde, artık yalnızca reklam görünürlüğünün yeterli olmadığı görülüyor. Tüketiciyle kültürel bağ kurabilen, deneyimin doğal bir parçası olabilen ve sosyal paylaşımı destekleyen markalar daha güçlü bir konum elde ediyor.
2026 FIFA Dünya Kupası’nın etkisi, yalnızca spor ekonomisiyle sınırlı kalmayabilir. Organizasyon, önümüzdeki dönemde özellikle deneyim odaklı pazarlama ve kültürel marka iletişimi tarafında yeni bir dönemin hızlanmasına zemin hazırlayabilir.
Walmart, Target ve Costco gibi büyük perakendecilerin bazı mağazalarda self-checkout alanlarını geri çekmeye başlaması, perakende sektöründe yeni bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Şirketler bu kararların müşteri deneyimi ve operasyonel geri bildirimler doğrultusunda alındığını belirtse de, sektör tarafında asıl nedenin artan shrinkage ve kasa kayıpları olduğu değerlendiriliyor.
Özellikle ABD’de self-checkout kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte mağaza içi kayıplar da daha görünür hale geldi. Capital One Shopping verilerine göre self-checkout sistemleri bugün market kasalarının yaklaşık %40’ını oluştururken, tüketicilerin %27’si bu alanlarda en az bir kez ödeme dışı ürün geçirdiğini kabul ediyor. Daha dikkat çekici olan ise bu kullanıcıların yarısından fazlasının aynı davranışı tekrar edebileceğini belirtmesi.
Buna rağmen sektör, self-checkout modelinden tamamen vazgeçmiş değil. Tam aksine, global self-checkout pazarının 2030’a kadar iki katına yaklaşması bekleniyor. Bu durum, perakendecilerin artık “self-checkout var mı yok mu?” sorusundan çok, “self-checkout nasıl daha güvenli hale getirilebilir?” sorusuna odaklandığını gösteriyor.
Bilgisayarlı Görü Teknolojileri Self-Checkout’un Yeni Katmanı Haline Geliyor
Perakende teknoloji şirketi GK Software USA Başkanı Bill Miller, çözümün yapay zekâ destekli bilgisayarlı görü sistemlerinde olduğunu savunuyor. Şirketin yaklaşımına göre mağaza içindeki kameralar, yalnızca barkod okumayı değil; ürün hareketini, el pozisyonlarını ve tarama davranışlarını gerçek zamanlı analiz ederek olası hata veya usulsüzlükleri tespit edebiliyor.
Bu sistemler, örneğin pahalı bir ürünün daha ucuz SKU ile geçirilmesini, ürünün kasadan geçirilmeden torbaya konulmasını veya eksik tarama davranışlarını algılayabiliyor. Yapay zekâ destekli model, hatalı işlem tespit ettiğinde müşteriden yeniden tarama isterken, mağaza çalışanına da kısa video kesitiyle bildirim gönderiyor.
Buradaki kritik nokta ise sistemin yalnızca güvenlik amacıyla değil, operasyonel optimizasyon amacıyla da kullanılması. SKU bazlı hata analizleri, yoğun problem yaşanan ürün gruplarının belirlenmesi ve mağaza çalışanlarının müdahale süreçlerinin ölçülmesi gibi alanlar, self-checkout deneyiminin yeniden tasarlanmasına yardımcı oluyor.
Perakendede yapay zekâ artık yalnızca öneri motoru değil, fiziksel mağaza operasyonlarını yöneten bir altyapıya dönüşüyor.
Perakende Yeni Bir Denge Kurmaya Çalışıyor
Self-checkout sistemleri, özellikle iş gücü maliyeti, operasyonel hız ve mağaza verimliliği açısından hâlâ güçlü avantajlar sunuyor. Ancak son dönemde yaşanan shrinkage artışı, perakendecilerin “tam otomasyon” yaklaşımını yeniden değerlendirmesine neden oluyor.
Bu nedenle sektör tamamen kasiyersiz modele geçmek yerine daha hibrit bir yapı kurmaya yöneliyor. Yapay zekâ destekli güvenlik sistemleri, mağaza çalışanlarının destek rolü ve daha kontrollü self-checkout alanları bu yeni dönemin temel parçaları haline geliyor.
Özellikle bilgisayarlı görü teknolojilerinin mağaza içi operasyonlarda daha yaygın kullanılmaya başlaması, fiziksel perakendenin veri odaklı yönetim anlayışını hızlandırabilir. Çünkü artık mesele yalnızca ürün satmak değil; mağaza içindeki her hareketi ölçebilen, yorumlayabilen ve optimize edebilen sistemler kurabilmek.
Önümüzdeki dönemde self-checkout alanındaki rekabetin, cihaz sayısından çok güvenlik doğruluğu, müşteri deneyimi ve operasyonel veri yönetimi üzerinden şekillenmesi daha olası görünüyor.
Türkiye’de online yemek siparişi kategorisini kuran Yemeksepeti, 25. yılını kutlarken 1,7 milyar adetin üzerindeki sipariş arşivinden çıkardığı verileri kamuoyuyla paylaştı. 2001’deki faks döneminden bugünkü yapay zekâ yatırımlarına uzanan dönüşümün yanı sıra, 703 gün üst üste sipariş veren kullanıcıdan 400 ürünlük dev sepete kadar pek çok dikkat çekici veri de paylaşıldı.
Online Yemek Siparişi Markası Yemeksepeti, 25. kuruluş yıl dönümünde Ortaköy Feriye’de düzenlenen basın toplantısında çeyrek asırlık sipariş verilerini kamuoyuyla paylaştı. 2001’de dial-up modemler ve faks cihazlarıyla başlayan operasyonun bugün geldiği noktayı ele alan toplantıda, Türkiye’nin değişen tüketim alışkanlıklarına dair veriler açıklandı.
Ocak 2001’de tek bir şehirde bir avuç restoranla yola çıkan Yemeksepeti, bugün 81 ilin tamamında 135 binden fazla iş ortağıyla geniş bir ekosistemin merkezinde yer alıyor. Geride kalan 25 yılda platform, 37,6 milyon kullanıcıya hizmet vererek geniş bir dijital arşiv oluşturdu.
Faks cihazlarından yapay zekâya
Yemeksepeti’nin hikâyesi, internetin Türkiye’de henüz yaygın olmadığı bir dönemde, siparişlerin restoranlara faksla iletildiği bir altyapıyla başladı. 2014 yılında siparişlerin %64’ü web üzerinden gelirken, bugün her 10 siparişten 9’u mobil uygulama üzerinden veriliyor.
Platform, 2019’da Yemeksepeti Market ve 2021’de Yemeksepeti Mahalle açılımlarıyla Türkiye’de “hızlı ticaret” kategorisine öncülük etmeye başladı. Bugün Ardahan’ın bir ilçesindeki tek bir bakkal dahi Yemeksepeti altyapısıyla dijital dünyaya entegre olmuş durumda.
25 yılda öne çıkan tercihler ve rekorlar
Basın toplantısında paylaşılan veriler, Türkiye’nin son 25 yıldaki damak tercihlerini ve sıra dışı kullanıcı alışkanlıklarını da ortaya koydu. Çeyrek asırda toplam 141 milyon adetle listenin zirvesine yerleşen lahmacunu, 69 milyon adetle ayran ve 51 milyon adetle kola takip etti. Platform tarihine geçen en büyük sipariş ise içinde 200 lahmacun ve 100 çorbanın yer aldığı, toplam 400 ürünlük devasa bir sepet oldu.
Kullanıcı alışkanlıklarında sadakat ve keşif de ön plana çıktı; bir kullanıcı 703 gün boyunca hiç ara vermeden her gün sipariş vererek en uzun seri rekorunu kırarken, bir başka lezzet tutkunu ise sadece bir yıl içinde tam 418 farklı restoranı deneyimledi. Hızlı ticaret tarafında ise tonajlar dikkat çekici seviyelere ulaştı; Yemeksepeti Market ve Mahalle üzerinden bugüne kadar 1.361 ton muz ve 1.285 ton salatalık sofralara ulaştırılırken, sabah saatlerinde 2,7 milyon simit, gece yarısından sonra ise 642 bin litre kola siparişi verildi.
Şehirlerin lezzet imzaları
Yemeksepeti verileri, sipariş tercihlerinde belirgin şehir farklılıkları olduğunu gösteriyor. İzmir’de boyoz, Konya’da etli ekmek, Gaziantep’te ise tavuk döner dürüm kendi kategorilerinde birinci sıraya yerleşti. 25 yıllık arşiv, yerel mutfak tercihlerinin dijital sipariş kanallarında da güçlü biçimde sürdüğünü ortaya koyuyor.
En popüler sipariş notları
Kullanıcıların restoranlara bıraktığı sipariş notları, 25 yıl içinde tekrar eden kalıplar oluşturdu. “Turşu olmasın”, “sıcak gelsin” ve “bol soslu olsun lütfen” cümleleri, platform tarihinde en çok tekrarlanan ve zamanla kültleşen sipariş notları arasında yer aldı. Bu notlar, kullanıcıların sipariş ederken neyi öncelediğine dair somut bir veri seti sunuyor. Ayrıca kullanıcılar, kuryelerin emeğine online bahşiş sistemi üzerinden tam 17,3 milyon kez teşekkür ederek bu dijital bağı güçlendirdi.
Efsane restoranlar
Yemeksepeti’nin 25 yıllık geçmişinde sisteme erken katılıp bugüne kadar aktif kalan iş ortakları dikkat çekiyor. 2001-2005 yılları arasında sisteme dahil olan ve bugün hâlâ aktif olarak hizmet veren 24 “efsane restoran” bulunuyor. Bu restoranların 17’si İstanbul’da, 4’ü ise Sivas’ta bulunuyor. Sivas, İstanbul dışında listede en çok restoranla temsil edilen şehir konumunda. Sisteme ilk beş yılda kayıt olan ve bugün hâlâ platformu aktif olarak kullanan kullanıcı sayısı ise 21.723 olarak öne çıktı.
Yemeksepeti CEO’su Oytun Çalapöver, toplantıda yaptığı konuşmada markanın 25 yıllık birikimini ve gelecek planlarını şu sözlerle paylaştı:
“Yemeksepeti, 25 yıl önce küçük bir ekiple, küçük bir apartman dairesinde yola çıktı. O dönemde hedefimiz, Türkiye’de yeni yeni şekillenen online ticaret içinde yemek siparişi kategorisini oluşturmaktı. Bugün geldiğimiz noktayı düşününce, 1,7 milyarın üzerindeki sipariş verisinin sadece bizim için değil Türkiye’nin tüketim alışkanlıklarını anlamak açısından da kıymetli olduğunu görüyoruz. 81 ilin tamamında, Ardahan’daki bir bakkaldan İstanbul’daki büyük restoran zincirine kadar 135 bin iş ortağıyla çalışmak, gerçekten geniş bir ekosistem anlamına geliyor. Önümüzdeki dönemde odağımız, kullanıcılarımızın ve iş ortaklarımızın hayatını kolaylaştıracak yapay zekâ yatırımları olacak. Sesli komut, görsel arama ve kişiselleştirilmiş öneri sistemleri üzerinde çalışıyoruz. Hedefimiz, kullanıcının ihtiyaç duyduğu anda doğru çözümü hızla sunabilen bir platform olmak. Yemeksepeti’nin önümüzdeki yıllarda da Türkiye’nin günlük sipariş alışkanlıklarının merkezinde kalmasını istiyoruz.”
Siemens Türkiye, faaliyetlerinin 170. yılında dijital dönüşüm ve sürdürülebilirlik odaklı gelecek vizyonunu paylaştı.
Türkiye’nin sanayi ve teknoloji serüveninde 1856 yılından bu yana yer alan Siemens Türkiye, 170. yaşını kutluyor. Telekomünikasyondan enerjiye, sağlıktan ulaşıma kadar pek çok farklı sektörde çözüm üreten şirket, günümüzde odağını dijitalleşme, endüstriyel yapay zekâ ve veri odaklı teknolojilere çevirdi.
Şirket, yerel mühendislik gücünü küresel teknoloji birikimiyle birleştirerek uzun vadeli değer üretimine odaklanıyor. Gelecek stratejisini sanayide dijitalleşmenin hızlandırılması, yeşil teknolojilerin yaygınlaştırılması ve dayanıklı sistemlerin geliştirilmesi üzerine kurgulayan Siemens Türkiye; yapay zekâ ve dijital ikiz teknolojilerini bu vizyonun temel taşları olarak görüyor.
Türkiye, Siemens’in küresel ağı içerisinde stratejik bir inovasyon merkezi olarak konumlanıyor. 800’ü aşkın mühendis ve araştırmacıya ev sahipliği yapan şirket, 3 milyar TL’ye ulaşan Ar-Ge yatırımıyla dikkat çekiyor. Gebze’deki tesislerinde üretilen yüz bini aşkın orta gerilim dağıtım panosu ve yıllık yaklaşık 20 milyon adetlik alçak gerilim üretim kapasitesiyle şirket, Türkiye’den dünyaya teknoloji ihraç ediyor.
Siemens Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Hüseyin Gelis: “Geçmişten bugüne taşıdığımız deneyimi, yenilik odağımız ve güçlü mühendislik kabiliyetimizle birleştiriyoruz. Önümüzdeki dönemde önceliğimiz; dijital dönüşümü hızlandırmak, endüstriyel yapay zekâ ve veri odaklı teknolojileri sanayiye entegre etmek, yeşil teknolojilerin kullanımını yaygınlaştırmak ve sorumlu büyüme yaklaşımıyla sanayi ve altyapının geleceğini şekillendirmek olacaktır. Siemens Türkiye olarak teknolojiyi yalnızca geliştiren değil, ekonomik, çevresel ve toplumsal etkileri birlikte ele alan bir bakış açısıyla hareket ediyoruz.”
Şirketin finansal ve stratejik yaklaşımına değinen Siemens Türkiye CFO’su Thomas Kolbinger: “170 yıl boyunca temel odağımız, teknolojiyi ve mühendisliği kullanarak değer üretmek oldu. Türkiye, Siemens için yalnızca bir pazar değil, aynı zamanda stratejik bir üretim ve inovasyon merkezi olmayı sürdürüyor. Güçlü Ar-Ge yatırımlarımız, ihracat kapasitemiz ve toplumsal fayda odaklı çalışmalarımızla Türkiye’de uzun vadeli değer üretmeye devam ediyoruz.”
Watsons Türkiye, bölgesel büyüme hedefleri doğrultusunda liderlik yapılanmasını güçlendirmeye devam ediyor. Bu kapsamda, 1 Haziran 2026 itibarıyla, Watsons Türkiye Genel Müdürü Mete Yurddaş, mevcut sorumluluklarına ek olarak Watsons’ın Orta Doğu’daki iş geliştirme faaliyetlerinden de sorumlu olacak.
Yeni yapılanma doğrultusunda, Mete Yurddaş, görevine Watsons Türkiye ve GCC (Körfez Ülkeleri) Gelişiminden Sorumlu Genel Müdür olarak devam edecek. Bu kapsamda Yurddaş, Watsons Türkiye operasyonlarına liderlik etmeyi sürdürürken, aynı zamanda GCC (Körfez Ülkeleri) bölgesinde şirketin büyüme ve iş geliştirme stratejilerinin şekillendirilmesine katkı sağlayacak.
Bugüne kadar liderliği ve stratejik vizyonuyla Watsons Türkiye’nin gelişimine önemli katkılarda bulunan Mete Yurddaş’ın, yeni görev alanıyla birlikte, şirketin bölgesel büyüme yolculuğuna güçlü bir ivme kazandırması bekleniyor.
Yurddaş yeni göreviyle ilgili “Watsons Türkiye’de çalışma arkadaşlarımla birlikte hayata geçirdiğimiz başarı hikâyesini bölgesel ölçekte daha ileri taşımaktan büyük gurur ve heyecan duyuyorum. Türkiye operasyonlarımızda elde ettiğimiz güçlü büyümenin, müşteri deneyimine verdiğimiz önemin ve yenilikçi yaklaşımımızın, GCC bölgesindeki büyüme stratejilerine de değer katacağına inanıyorum. Bu yeni sorumluluk kapsamında, Watsons’ın bölgedeki gelişim yolculuğuna hep birlikte katkı sunmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.
Under Armour, 2025 mali yılı sonuçlarında gelirinin yaklaşık %4 gerileyerek 5 milyar dolar seviyesine düştüğünü açıkladı. Şirket yönetimi bu dönemi bir küçülme süreci olarak değil, “stratejik reset” olarak tanımlıyor. Özellikle Kuzey Amerika pazarındaki zayıflama ve değişen tüketici beklentileri, markanın son yıllarda yaşadığı dönüşüm baskısını daha görünür hale getirmiş durumda.
CEO Kevin Plank’ın açıklamaları da şirketin odağının artık yalnızca hacim büyümesi olmadığını gösteriyor. Under Armour son dönemde ürün çeşitliliğini azaltma, promosyon bağımlılığını düşürme ve daha premium bir ürün algısı oluşturma yönünde adımlar atıyor. Bu da markanın agresif büyüme döneminden çıkarak, yeniden konumlanma sürecine geçtiğini gösteriyor.
Kuzey Amerika’da Momentum Kaybı
Şirketin finansal sonuçlarında en dikkat çeken kırılım Kuzey Amerika operasyonlarında yaşandı. Under Armour’un ana pazarı olan bölgede satışlar gerilerken, Latin Amerika, EMEA ve Asya-Pasifik tarafında büyümenin devam ettiği görülüyor.
Bu tablo, markanın global ölçekte tamamen güç kaybetmediğini gösterse de, asıl baskının kendi ana pazarında oluştuğunu ortaya koyuyor. Çünkü performans spor giyimi kategorisindeki rekabet artık yalnızca teknik ürünler üzerinden ilerlemiyor.
Son yıllarda Hoka, On Running ve Lululemon gibi markaların yükselişiyle birlikte spor giyim pazarı daha kültürel, daha lifestyle odaklı bir yapıya dönüşmeye başladı. Tüketici artık yalnızca performans vadeden ürün değil; günlük hayata entegre olabilen, topluluk hissi yaratan ve marka dünyası kurabilen yapıları tercih ediyor.
Bu da Under Armour gibi uzun yıllar “yüksek performans” ekseninde büyüyen markaları daha zor bir rekabet ortamına taşıyor.
Sorun Satıştan Çok Marka Konumu
Under Armour tarafında yaşanan tabloyu yalnızca gelir düşüşü üzerinden okumak eksik kalıyor. Çünkü şirketin verdiği mesaj, finansal küçülmeden çok marka pozisyonunu yeniden kurma arayışına işaret ediyor.
Şirketin daha seçici koleksiyonlara yönelmesi, promosyon yoğunluğunu azaltmaya çalışması ve premium ürün tarafına yatırım yapması, aslında marka algısını yeniden inşa etmeye yönelik hamleler. Aynı şekilde pazarlama yatırımlarının artırılması da, markanın yeniden kültürel görünürlük kazanmaya çalıştığını gösteriyor.
Bugün spor giyim tarafında mesele yalnızca iyi ürün üretmek değil. Ürünün etrafında nasıl bir dünya kurabildiğiniz de belirleyici hale geliyor.
Spor Giyimde Yeni Rekabet Alanı
Under Armour’un yaşadığı dönüşüm, spor giyim sektöründeki daha büyük kırılmayı da görünür hale getiriyor. Bir dönem teknik performans ve sporcu iş birlikleriyle büyüyen markalar, bugün tüketiciyle daha duygusal ve kültürel bağ kurmak zorunda kalıyor.
Özellikle genç tüketici tarafında spor giyim artık yalnızca performans kategorisi değil; gündelik yaşamın, sosyal medyanın ve kişisel kimliğin bir parçası haline gelmiş durumda.
Bu nedenle yeni rekabet:
daha fazla ürün üretmekten çok,
daha güçlü marka anlamı yaratmak üzerinden şekilleniyor.
Under Armour’un “stratejik reset” olarak tanımladığı süreç de tam olarak bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.
Ve şirketin önümüzdeki dönemde nasıl bir ivme yakalayacağını, yalnızca satış rakamları değil; tüketiciyle yeniden nasıl bağ kuracağı belirleyecek.
Ülker Bisküvi, 2026 yılının ilk çeyrek finansal sonuçlarını Kamuyu Aydınlatma Platformu (KAP) üzerinden açıkladı. Şirket, yılın ilk üç aylık dönemini 33,9 milyar TL ciro ile tamamlarken, %15,1 seviyesindeki FAVÖK marjıyla operasyonel kârlılığını korudu.
Zorlu Ekonomik Koşullara Rağmen Operasyonel Dayanıklılık
Şirket yönetimi, jeopolitik riskler ve ekonomik dalgalanmaların öne çıktığı bir dönemde finansal disiplinin korunmasına dikkat çekiyor. İlk çeyrek sonuçları, tüketim tarafındaki baskıya rağmen güçlü marka yapısı ve operasyonel ölçek sayesinde şirketin dengeli bir performans sergilediğini ortaya koyuyor.
Ülker CEO’su Özgür Kölükfakı, şirketin üretim, ihracat ve istihdam tarafındaki katkısını sürdürdüğünü vurgularken; değişen küresel koşullara karşı esnek bir yönetim anlayışıyla hareket ettiklerini ifade etti.
Marka Gücü ve İnovasyon Büyümenin Merkezinde
Ülker, büyüme stratejisinde güçlü marka yatırımları ve inovasyon odaklı yaklaşımını sürdürmeye devam ediyor. “Ülker varsa mutluluk var” kampanyasının televizyon, dijital ve açık hava mecralarında yayına alınması, markanın iletişim yatırımlarını güçlü şekilde sürdürdüğünü gösteriyor. Tüketiciyle bağ kuran iletişim stratejisini yalnızca reklam değil; marka sadakati ve uzun vadeli konumlandırma aracı olarak kullanıyor.
Dijitalleşme ve Yapay Zekâ Yeni Dönemin Önceliği
Ülker yönetimi, önümüzdeki dönemde dijitalleşme, yapay zekâ ve inovasyon yatırımlarını büyümenin temel yapı taşları arasında konumlandırıyor. Bu yaklaşım, gıda perakendesi ve FMCG sektöründe operasyonel verimlilik kadar veri odaklı karar mekanizmalarının da önem kazandığını gösteriyor. Şirketin uzun vadeli değer yaratma stratejisinde teknolojik dönüşümün merkezi bir rol üstlenmesi dikkat çekiyor.
Sürdürülebilirlik Uluslararası Platformlarda Karşılık Buluyor
Ülker, sürdürülebilirlik alanındaki çalışmalarının uluslararası ölçekte de görünürlük kazandığını belirtiyor. Şirket, London Stock Exchange Group (LSEG) değerlendirmelerinde üç yıl üst üste dünya birincisi olurken, S&P Global Sustainability Yearbook listesinde altıncı kez yer aldı. Ayrıca kurumsal sürdürülebilirlik değerlendirmesinde gıda şirketleri arasında ilk %3 içerisinde konumlandı.
Gıda Sektöründe Yeni Denge: Ölçek, Verimlilik ve Marka Gücü
Ülker’in ilk çeyrek sonuçları, FMCG sektöründe yeni dönemin temel dinamiklerini de ortaya koyuyor. Artan maliyetler ve küresel belirsizlik ortamında şirketler için yalnızca hacim büyümesi değil; operasyonel verimlilik, marka gücü ve sürdürülebilirlik yatırımları da kritik hale geliyor.