Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Lefties İngiltere’ye Giriyor: Inditex, Primark’ın Fiyat Avantajına Karşı Yeni Bir Cephe Açıyor

Inditex’in uygun fiyatlı moda markası Lefties, İngiltere pazarındaki ilk fiziksel mağazasını 27 Ağustos’ta Liverpool ONE’da açıyor. Zara’nın kardeş markası olarak konumlanan Lefties’in İngiltere hamlesi, Inditex’in daha erişilebilir fiyat segmentindeki büyüme arayışını güçlendirirken Primark ve Shein gibi oyuncularla rekabeti de farklı bir noktaya taşıyor.

Yaklaşık 50 bin metrekarelik iki katlı mağazada kadın, erkek, çocuk ve bebek giyiminin yanı sıra ayakkabı ve ev ürünleri de yer alacak. Mağazada self-servis ödeme noktaları ve çeşitli teknolojik çözümler de kullanılacak. Liverpool’un ardından Ekim ayında Essex’teki Lakeside Shopping Centre’da, kasım ayında ise Gateshead’deki Metrocentre’da iki mağazanın daha açılması planlanıyor.

Primark’tan Farklılaşmanın Anahtarı Online Kanal

primark

Lefties’in İngiltere’ye girişini yalnızca yeni bir mağaza yatırımı olarak okumak eksik kalabilir. Markanın Primark karşısındaki en önemli farklılıklarından biri, fiziksel mağazacılığı online satışla birlikte yürütmesi. Bu yapı, tüketiciye yalnızca mağazada alışveriş imkânı sunmak yerine markanın dijital kanaldaki erişimini de genişletiyor.

İngiltere gibi fiyat odaklı moda oyuncularının güçlü olduğu bir pazarda bu fark önem kazanıyor. Lefties; geniş ürün gamı, uygun fiyatlı konumlandırması ve çok kanallı yapısıyla tüketicinin hem fiyat hem de alışveriş kolaylığı beklentisine yanıt vermeye çalışıyor.

Inditex açısından ise hamle daha geniş bir stratejinin parçası olarak değerlendirilebilir. Zara’nın daha üst fiyat segmentindeki konumunu korurken Lefties ile uygun fiyatlı moda alanında büyümek, grubun farklı tüketici segmentlerine aynı çatı altında ulaşmasını sağlıyor.

İngiltere’de Rekabet Fiyatın Ötesine Taşınıyor

lefties1

Lefties’in İngiltere’de mağazalaşması, uygun fiyatlı moda segmentinde rekabetin yalnızca düşük fiyat üzerinden ilerlemediğini de gösteriyor. Mağaza deneyimi, ürün çeşitliliği, dijital erişim ve ödeme teknolojileri artık fiyat avantajını destekleyen unsurlar haline geliyor.

Özellikle Primark’ın güçlü fiziksel mağaza ağı karşısında Lefties’in online kanalı da büyüme stratejisinin önemli bir parçası olabilir. Ancak markanın İngiltere’de ne ölçüde karşılık bulacağı, yalnızca mağaza sayısından değil, fiyat-performans dengesi ve tüketicinin markayı ne kadar hızlı benimseyeceğinden de geçecek.

Lefties’in Liverpool ile başlayan İngiltere yolculuğu bu nedenle Inditex için yalnızca yeni bir pazar açılımı değil; uygun fiyatlı moda, fiziksel mağaza ve dijital satışın aynı modelde nasıl bir araya getirilebileceğinin önemli bir testi olacak.

Victoria’s Secret’ta Teknoloji Yönetimi Yenileniyor: Perakendede Büyümenin Yeni Adresi Veri ve AI mı?

Victoria’s Secret, teknoloji tarafındaki liderlik yapısını yeniden şekillendirerek büyüme stratejisini dijital yetkinliklerle güçlendirmeye hazırlanıyor. Şirket, eski Foot Locker CTO’su Adrian Butler’ı yeni CTO olarak görevlendirirken, daha önce Starbucks’ta aynı pozisyonda görev yapan Gerri Martin-Flickinger’ı yönetim kuruluna dahil etti. İki atama, teknolojinin artık yalnızca destekleyici bir operasyon alanı değil, perakende büyümesinin doğrudan parçası olarak konumlandığını gösteriyor.

Butler, Foot Locker’da şirketin uzun vadeli büyüme planı “Lace Up” sürecinde teknoloji tarafına liderlik etmişti. Martin-Flickinger ise teknoloji, yapay zekâ, dijital ticaret ve tüketici perakendesi alanlarındaki deneyimiyle Victoria’s Secret’ın yönetim kuruluna katılıyor. Şirket, bu değişiklikleri liderlik, yönetişim ve teknoloji uzmanlığını stratejik öncelikleriyle daha güçlü biçimde bir araya getirme adımı olarak değerlendiriyor.

Teknoloji Artık Mağazanın Arkasındaki Sistem Değil

victorias secret ikinci ceyrekte dusus bildirdi

Victoria’s Secret’ın hamlesi, perakende şirketlerinde teknoloji liderlerinin rolündeki değişimi de ortaya koyuyor. Geleneksel yapıda CTO daha çok altyapı, sistemler ve operasyonel verimlilikten sorumlu olurken, bugün teknoloji; müşteri deneyimi, e-ticaret, kişiselleştirme, veri analitiği ve yapay zekâ üzerinden doğrudan ticari sonuçlarla ilişkilendiriliyor.

Victoria’s Secret’ın da hedefi yalnızca teknolojik altyapısını geliştirmek değil. Şirketin “Path to Potential” stratejisi kapsamında satışları canlandırmak, marka kimliğini güçlendirmek ve daha genç tüketicilere ulaşmak öncelikler arasında yer alıyor. Bu nedenle teknoloji liderliğinin yeniden yapılandırılması, dijital kanalların geliştirilmesinden müşteri davranışlarının daha iyi anlaşılmasına kadar geniş bir alana dokunabilir.

Şirketin bünyesindeki Adore Me’nin daha önce üretken yapay zekâ destekli kişiselleştirilmiş iç giyim tasarım aracı geliştirmiş olması da bu yaklaşımın tamamen yeni olmadığını gösteriyor. Perakendede AI kullanımının yalnızca içerik üretimiyle sınırlı kalmayıp ürün geliştirme ve kişiselleştirilmiş müşteri deneyimine kadar genişlemesi, teknoloji yönetiminin neden üst yönetim gündeminde daha fazla yer tuttuğunu açıklıyor.

Perakendede CTO’nun Rolü Yeniden Tanımlanıyor

Victoria’s Secret örneğinde dikkat çeken asıl konu, iki yöneticinin atanmasından çok, teknolojinin şirket stratejisindeki konumunun güçlendirilmesi. NRF’nin Aralık 2025 tarihli araştırmasına göre perakendecilerin %39’u, 2028’e kadar teknoloji harcamalarının %10’dan fazlasının AI’a ayrılmasını bekliyor. Bu da yapay zekânın artık deneysel bir alan olmaktan çıkarak yatırım planlarının daha kalıcı bir parçası haline geldiğine işaret ediyor.

Türkiye’deki perakendeciler açısından da burada doğrudan kopyalanabilecek bir modelden ziyade önemli bir yönetim sorusu bulunuyor: Teknoloji yatırımları hâlâ IT departmanının sorumluluğu olarak mı görülüyor, yoksa mağaza, e-ticaret, müşteri deneyimi ve ticari büyümeyle birlikte mi yönetiliyor?

Victoria’s Secret’ın attığı adım, özellikle fiziksel mağaza ile dijital kanallar arasındaki sınırların giderek inceldiği bir dönemde, teknoloji liderliğinin ticari stratejiyle daha fazla bütünleştiğini gösteriyor. Önümüzdeki dönemde perakende şirketleri için fark yaratacak konu yalnızca AI kullanmak değil; AI ve veriyi hangi ticari probleme çözüm üretmek için kullandığını doğru belirlemek olacak.

Gıda Fiyatları Sürekli Yükseliyor, Peki Market Maliyetlerini Ne Tetikliyor?

ABD’de market fiyatları 2026’da yükselmeye devam ederken, tüketicinin karşılaştığı maliyet baskısının tek bir nedeni bulunmuyor. Tarifeler, enerji ve gübre maliyetleri, hava koşulları, iş gücü sıkıntısı, yükselen ücretler ve tarım ürünlerindeki arz sorunlarının aynı anda fiyatlar üzerinde baskı oluşturduğuna dikkat çekiyor.

ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun Temmuz verileri de bu tabloyu destekliyor. Gıda fiyatları yıllık bazda %3 artarken, evde tüketilen gıda fiyatları %2,7 yükseldi. Meyve ve sebzelerdeki yıllık artış ise %5,1 ile daha yüksek gerçekleşti.

Tarladan Rafa Uzanan Maliyet Zinciri Uzuyor

img 2558

Gıda fiyatlarındaki baskının önemli bir bölümü üretim aşamasında başlıyor. Aşırı hava koşulları bazı ürünlerin arzını etkilerken, tarımda çalışan bulmanın zorlaşması ücret maliyetlerini artırıyor. Enerji ve gübre fiyatlarındaki yükseliş de üreticinin maliyet yapısını doğrudan etkiliyor. Sonuç olarak market rafındaki fiyat, yalnızca ürünün kendisini değil, onu üretmek ve tüketiciye ulaştırmak için gereken tüm zincirin maliyetini yansıtıyor.

Domates bunun somut örneklerinden biri. ABD’nin Meksika ile domates ticaretindeki düzenlemeyi değiştirmesi ve ithal Meksika domateslerine %17’lik anti-damping vergisinin devreye girmesi, arz ve fiyatlar üzerinde yeni bir baskı yarattı. ABD domates arzının yaklaşık dörtte üçünün ithalata dayanması, ticaret politikasındaki değişikliklerin tüketici fiyatlarına neden hızlı yansıyabildiğini gösteriyor.

Et tarafında da benzer bir arz problemi bulunuyor. ABD sığır varlığı yaklaşık 75 yılın en düşük seviyelerine gerilerken, güçlü talep ve sınırlı arz fiyatların yüksek kalmasına neden oluyor. Yönetimin ithal kıymalık ete yönelik geçici tarife kolaylığı hamlesi ise uzmanlar tarafından kalıcı bir çözüm olarak görülmüyor.

Perakendeci İçin Asıl Soru: Maliyeti Kim Taşıyacak?

perakende medya

Bu tablo, gıda perakendecileri açısından oldukça hassas bir denge yaratıyor. Maliyet artışlarının tamamını raf fiyatlarına yansıtmak tüketicinin satın alma kararını zorlaştırabilir; artışları tamamen absorbe etmek ise perakendecinin marjlarını baskılayabilir.

Bu nedenle fiyatlama, promosyon ve ürün karması daha kritik hale geliyor. Tüketicinin fiyat hassasiyetinin arttığı bir ortamda perakendecinin rekabet avantajı yalnızca daha düşük fiyat sunmak değil, doğru ürünü doğru fiyatla sunabilmekten geçiyor.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta ise ABD’deki tabloyu Türkiye’ye doğrudan taşımamak. Haber, esas olarak ABD’deki gıda tedarik zincirini ve politika kaynaklı maliyet baskılarını anlatıyor. Türkiye açısından çıkarılabilecek daha genel ders ise şu: gıda perakendesinde fiyatı yalnızca mağaza içindeki rekabet belirlemiyor; üretim, enerji, lojistik, iş gücü ve tedarik politikalarının tamamı raf fiyatının bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde gıda perakendecileri için maliyet yönetimi, yalnızca satın alma departmanının değil; kategori yönetimi, fiyatlama, promosyon ve tedarik zincirinin birlikte yönettiği stratejik bir konu olmaya devam edecek.

Hugo Boss’tan Büyüme Sonrası Yeni Hamle: 200 Milyon Euroluk Geri Alım Programı

Hugo Boss, sermaye yönetimi stratejisinde önemli bir adım atarak 200 milyon euroya kadar hisse geri alım programını başlattı. 24 Ağustos 2026’da başlayan programın 31 Aralık 2027’ye kadar sürmesi planlanıyor. Şirket, geri alınan hisseleri iptal ederek sermayeyi azaltmayı hedefliyor.

Program, Hugo Boss’un CLAIM 5 TOUCHDOWN stratejisinin sermaye tahsisi ayağının bir parçası olarak konumlanıyor. Şirket, güçlü serbest nakit akışı üretiminin bu programı finanse etmesine imkân verdiğini ve hamlenin uzun vadeli büyüme potansiyeline duyulan güveni yansıttığını belirtiyor.

Hugo Boss Büyümenin Yanında Sermaye Disiplinini de Öne Çıkarıyor

img 2021

Hisse geri alımı, özellikle moda sektöründe şirketlerin yalnızca mağaza, ürün ve pazarlama yatırımlarına değil, elde ettikleri nakdi nasıl yönettiklerine de daha fazla odaklandığı bir döneme işaret ediyor. Hugo Boss’un programı da büyüme yatırımları ile finansal esnekliği aynı çerçevede yönetme yaklaşımının bir parçası olarak okunabilir.

Şirketin program kapsamında 6,9 milyona kadar hisseyi toplam 200 milyon euro maliyetle geri alma yetkisi bulunuyor. Geri alınan hisselerin iptal edilmesi ise şirketin toplam sermayesinin azaltılması anlamına geliyor.

Bu hamle perakende açısından da dikkat çekici. Çünkü moda şirketlerinde büyüme stratejisi yalnızca yeni mağazalar açmak veya satışları artırmakla sınırlı değil. Kârlılık, serbest nakit akışı ve sermayenin verimli kullanılması, büyümenin sürdürülebilirliğinin giderek daha önemli parçaları haline geliyor.

Hugo Boss’un geri alım programı bu nedenle yalnızca finansal bir işlem olarak değil, markanın mevcut büyüme stratejisinin yanında finansal disiplinini de güçlendirme çabası olarak değerlendirilebilir.

Önümüzdeki dönemde Hugo Boss açısından asıl önemli konu, bu sermaye yönetimi hamlesinin markanın büyüme yatırımları ve operasyonel performansıyla nasıl birlikte ilerleyeceği olacak. Perakendede büyümek kadar, büyümeden yaratılan nakdi doğru yere yönlendirmek de rekabet gücünün bir parçasına dönüşüyor.

Apple’da Yapay Zeka Hamlesi: 200’den Fazla Kişi İşten Çıkarıldı

Apple, yeni nesil cihazlara ve yapay zeka çalışmalarına daha fazla kaynak ayırmak için Siri, Vision Pro ve yazılım ekiplerinde yeniden yapılanmaya gitti. Şirketin 200’den fazla pozisyonu kaldırdığı süreçte Vision Pro’nun oyun ekibi büyük ölçüde kapatılırken, Siri ve yapay zeka ekiplerinde de yaklaşık 100’er pozisyon etkilendi.

Apple, yapay zeka stratejisini yeniden şekillendirirken Siri, Vision Pro ve ilgili yazılım ekiplerinde 200’den fazla pozisyonu kaldırdı. Bloomberg’in haberini aktaran Yahoo Finance’a göre yeniden yapılanma, şirketin kaynaklarını yapay zeka ve gelecekteki cihaz çalışmalarına kaydırma amacıyla uygulanıyor.

Vision Pro ekibinde küçülme

img 1882

İşten çıkarmaların yaklaşık 100’ü Vision Pro organizasyonunu etkiliyor. Apple’ın Vision Pro için oyun geliştiren ekibi büyük ölçüde kapatılırken, video içerikleri üreten ekibin de küçültüldüğü belirtiliyor. Şirketin bundan sonraki süreçte Vision Pro için kendi içerik üretimini azaltarak üçüncü taraf içerik üreticilerine daha fazla alan açması bekleniyor.

Apple’ın Vision Pro çalışmalarını tamamen sonlandırması ise söz konusu değil. Şirketin Vision Pro ve visionOS üzerindeki çalışmalarını sürdürdüğü, yeni bir Vision Pro modelinin de gündemde olduğu aktarılıyor. Ancak kaynaklar, Apple’ın mekansal bilişim alanındaki bazı yatırımlarını azaltırken yapay zeka ve akıllı gözlüklere daha fazla ağırlık verdiğine işaret ediyor.

Siri tarafında yeni yapay zeka mimarisi

Yaklaşık 100 pozisyonluk diğer grup ise Siri ve bağlantılı yazılım ekiplerinde bulunuyor. Şirket, sesli asistanını daha gelişmiş bir yapay zeka mimarisi üzerine kurmaya hazırlanırken farklı teknik uzmanlıklara ihtiyaç duyuyor.

Yeniden yapılanmadan Apple’ın Intelligent Systems Experience ekibi de etkileniyor. Ekip, iPhone, iPad ve Mac gibi cihazlarda kullanılan yapay zeka özelliklerinin geliştirilmesi ve entegrasyonunda görev alıyor. Böylece işten çıkarmaların önemli bir bölümü, doğrudan Apple’ın yapay zeka ürünlerinin geliştirilmesinde çalışan ekiplerde gerçekleşiyor.

Apple yeni rollere de yatırım yapacak

apple 1

Apple, yeniden yapılanmayla birlikte bazı mevcut pozisyonları kaldırırken yeni roller oluşturacağını da açıkladı. Şirket, etkilenen çalışanların Apple içindeki diğer pozisyonlara başvurabilmesi için geçiş desteği sunacağını belirtiyor.

Bu tablo, Apple’ın teknoloji yatırımlarında önceliklerin değiştiğini gösteriyor. 2024’te 3.499 dolarlık fiyatıyla piyasaya çıkan Vision Pro, Apple’ın “mekansal bilişim” alanındaki önemli adımlarından biri olmuştu. Ancak cihazın beklenen ölçekte yaygınlaşamaması, şirketin bu alandaki kaynak kullanımını yeniden değerlendirmesine neden oluyor.

Apple’ın yeni dönemde yapay zekanın yanı sıra akıllı gözlüklere de daha fazla odaklanması bekleniyor. Vision Pro tamamen rafa kaldırılmasa da ekiplerdeki küçülme, şirketin gelecekteki ürün stratejisinde yapay zeka ve daha erişilebilir giyilebilir teknolojilerin ağırlığının arttığına işaret ediyor.

Gen Z, Aile Mağazasını TikTok’ta Yeniden Keşfediyor: Geleneksel Perakendede Yeni Bir Formül

Moda perakendesinde uzun süredir konuşulan dönüşümün yönü yalnızca yeni mağazalar açmak veya dijital kanallara yatırım yapmak değil. Financial Times’ın bugün yayımladığı haber, bunun daha farklı bir boyutunu ortaya koyuyor: Gen Z, ailelerinin yıllardır işlettiği geleneksel moda mağazalarını TikTok ve diğer sosyal medya platformları üzerinden yeniden görünür hale getiriyor.

Bu yaklaşım ilk bakışta eski ile yeninin karşılaşması gibi görünse de aslında daha ilginç bir tablo var. Fiziksel mağazanın kendisi değişmeden kalırken, mağazanın keşfedilme biçimi değişiyor. Yıllardır mahalle veya yerel müşteri çevresine dayanan işletmeler, genç kuşağın içerik üretme becerisi sayesinde daha geniş bir tüketici kitlesine ulaşabiliyor.

Mağaza Eski, Keşif Yolu Yeni

img 2589

Geleneksel moda mağazalarının en büyük sorunlarından biri çoğu zaman ürün veya mağaza deneyiminin kendisinden çok, tüketiciye ulaşabilmek. Büyük markalar reklam, influencer iş birlikleri ve yüksek dijital pazarlama bütçeleriyle görünürlük sağlayabilirken, bağımsız mağazaların böyle bir avantajı bulunmuyor.

TikTok burada farklı bir fırsat yaratıyor. Bir mağazanın vitrini artık yalnızca cadde üzerinde değil, sosyal medya akışında da kurulabiliyor. İlginç ürünler, mağaza hikâyesi, aile işletmesi kimliği veya genç kuşağın mağazaya getirdiği farklı bakış açısı içerik haline geldiğinde, fiziksel mağaza kendi müşteri çevresinin dışına çıkabiliyor.

Bu durum Türkiye açısından da dikkat çekici. Özellikle tekstil, moda, ayakkabı ve aksesuar kategorilerinde nesillerdir faaliyet gösteren yerel işletmeler bulunuyor. Bu işletmelerin önemli bir kısmı güçlü ürün bilgisine ve müşteri ilişkilerine sahip olsa da dijital görünürlük konusunda büyük zincirlerle aynı imkânlara sahip değil.

Dolayısıyla burada teknoloji, mağazanın yerini almıyor; mağazanın yıllardır sahip olduğu değeri yeni bir tüketici kitlesine taşıyor.

Gen Z Perakendeye Sadece Tüketici Olarak Girmiyor

tiktok

Haberin daha önemli tarafı ise Gen Z’nin rolü. Genç tüketiciler yalnızca mağazaların hedef kitlesi olmak yerine, aile işletmelerinin dijital dönüşümünde aktif bir aktöre dönüşüyor.

Bu, özellikle küçük ve orta ölçekli perakendeciler için önemli bir model oluşturabilir. Çünkü işletmenin yıllardır biriktirdiği ürün bilgisi, müşteri ilişkileri ve yerel itibar; genç kuşağın sosyal medya, içerik üretimi ve dijital iletişim becerileriyle birleştiğinde yeni bir büyüme kanalı ortaya çıkıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, her işletmenin TikTok hesabı açmasının başarı getireceği düşüncesine kapılmamak. Sosyal medya tek başına dönüşüm yaratmıyor; asıl değer, gerçek bir mağaza hikâyesi ve tüketicinin paylaşmak isteyeceği bir deneyim olduğunda ortaya çıkıyor.

Bu nedenle Türkiye’deki perakendeciler için asıl soru “TikTok’ta nasıl viral oluruz?” değil, “Bizim mağazamızın dijital ortamda anlatılmaya değer tarafı ne?” olmalı.

Geleneksel mağazaların sahip olduğu hikâye, ürün uzmanlığı ve müşteri ilişkileri doğru biçimde dijitalleştirildiğinde, yeni nesil perakendeciliğin yalnızca büyük teknoloji yatırımlarından oluşmadığını da gösteriyor. Bazen dönüşüm, yeni bir mağaza açmak yerine mevcut mağazaya yeni bir anlatım biçimi kazandırmakla başlayabilir.

Almanya Ekonomisinden Beklenenden Güçlü Sinyal: Tüketim ve İhracat Dengesi Değişiyor

Almanya ekonomisi 2026’nın ikinci çeyreğinde beklentilerin üzerinde büyüdü. Destatis’in bugün açıkladığı nihai veriye göre GSYH, yılın ikinci çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre %0,3 arttı. İlk açıklamada büyüme %0,2 olarak tahmin edilmişti. Böylece Avrupa’nın en büyük ekonomisi, zorlu jeopolitik koşullar ve yüksek enerji maliyetlerine rağmen toparlanma sinyallerini güçlendirdi.

Ancak büyümenin niteliği en az rakam kadar önemli. İlk verilerde olduğu gibi ihracat ekonominin temel desteklerinden biri olurken, iç talep ve tüketim tarafındaki toparlanma daha sınırlı kalıyor. Almanya Ekonomi Bakanlığı da ikinci çeyrekte büyümenin ağırlıklı olarak dış ticaretten geldiğini, iç talebin ise satın alma gücü kayıpları ve jeopolitik belirsizlikler nedeniyle zayıf seyrettiğini belirtiyor.

İhracat Güçleniyor, Tüketici Hâlâ Temkinli

Almanya açısından olumlu tablo özellikle ihracat tarafında ortaya çıkıyor. İkinci çeyrekte ihracattaki artış, enerji yoğun sektörlerin uluslararası talepteki iyileşmeden faydalanmasını sağladı. İhracatın çeyrekte %2,6 yükseldiğine ilişkin veriler, büyümenin önemli ölçüde dış talep tarafından taşındığını gösteriyor.

Buna karşılık tüketici tarafında aynı ölçüde güçlü bir ivme henüz görülmüyor. Bu ayrım perakende açısından önemli. Ekonominin büyümesi, tüketicinin aynı hızda harcama yaptığı anlamına gelmiyor. Yüksek enerji maliyetleri, satın alma gücündeki baskı ve belirsizlik, özellikle zorunlu olmayan tüketim kategorilerinde daha temkinli davranışların devam edebileceğine işaret ediyor.

Almanya’da Toparlanma Var, Ama Perakendeye Geçişi Zaman Alabilir

Son dönemde Almanya’daki ekonomik göstergelerde daha olumlu sinyaller görülüyor. Ağustos ayında yatırımcı güveni üst üste dördüncü ay yükselirken, imalat sektöründeki aktivite de belirgin şekilde güçlendi. Ancak hizmetler sektöründeki daralmanın devam etmesi, toparlanmanın henüz ekonominin tüm alanlarına eşit şekilde yayılmadığını gösteriyor.

Perakende açısından kritik soru artık Almanya ekonomisinin büyüyüp büyümediğinden çok, bu büyümenin tüketicinin harcama davranışına ne zaman ve ne ölçüde yansıyacağı. İhracat kaynaklı büyümenin istihdam, gelir ve tüketici güvenine daha güçlü biçimde yansıması halinde perakende harcamalarında da daha belirgin bir toparlanma görülebilir.

Ancak üçüncü çeyrek için bazı riskler devam ediyor. Özellikle Almanya’daki nehir seviyelerinin tarihi düşük seviyelere gerilemesi, lojistik ve sanayi tedarik zincirlerinde geçici aksamalara yol açabilir.

Dolayısıyla Almanya ekonomisinin ikinci çeyrek performansı önemli bir toparlanma sinyali verse de perakende sektörü için asıl gösterge, bu büyümenin ihracattan mağaza içindeki tüketici harcamasına ne kadar hızlı taşınacağı olacak.

Danone’da 2030 Planı: Daha Az Şeker, Daha Dönüştürücü Tarım

Danone, 2030 sürdürülebilirlik hedeflerini yeniden güçlendirerek gıda üretiminde sağlık ve çevresel dönüşümü aynı stratejinin parçası haline getiriyor. Şirket, süt ürünleri ve bitkisel ürünlerde şeker miktarını azaltırken, temel hammaddelerinin yaklaşık yarısını rejeneratif tarımdan sağlamayı hedefliyor. Yeni hedefler, Danone Impact Journey programının ikinci aşaması kapsamında açıklanıyor.

Şirketin en dikkat çekici hedeflerinden biri, 2030’a kadar dünya genelindeki günlük tüketilen süt ve bitkisel ürünlerin tamamında 100 gram ürün başına en fazla 10 gram şeker sınırına ulaşmak. Bu yaklaşım, tüketicinin yalnızca ürünün fiyatı ve lezzetine değil, beslenme değerine de daha fazla önem verdiği bir dönemde ürün portföyünün yeniden şekillendirileceğine işaret ediyor.

Sürdürülebilirlik Rafın Ötesine Taşınıyor

danone

Danone’un planındaki ikinci önemli başlık ise üretimin kaynağı. Şirket, 2030’a kadar temel hammaddelerinin yaklaşık %45’ini rejeneratif tarımla üretilen kaynaklardan elde etmeyi hedefliyor. Danone’un rejeneratif tarım yaklaşımı; toprağın, suyun ve biyoçeşitliliğin korunmasının yanı sıra çiftçilerin dayanıklılığını ve hayvan refahını da kapsıyor.

Burada perakende açısından önemli olan nokta, sürdürülebilirliğin artık yalnızca ambalaj veya iletişim kampanyası üzerinden ele alınmaması. Ürünün içeriğinden hammaddenin üretildiği tarlaya kadar uzanan bir değer zinciri dönüşümü söz konusu. Bu da üreticiler kadar perakendecilerin de ürün seçimi, kategori yönetimi ve tüketici iletişiminde daha fazla kriteri dikkate almasını gerektirebilir.

Danone’un mevcut çalışmalarında rejeneratif tarım; toprak sağlığı, su kaynaklarının korunması, biyoçeşitlilik ve çiftçilerin geçim kaynaklarının güçlendirilmesi ekseninde ilerliyor. Şirket ayrıca bu yaklaşımı iklim değişikliğine karşı daha dayanıklı bir gıda sistemi oluşturmanın araçlarından biri olarak konumlandırıyor.

Danone’un 2030 hedefleri, FMCG’de rekabetin yalnızca yeni ürün çıkarmakla değil, ürünün sağlık değerini ve üretim biçimini yeniden tasarlamakla da şekillenebileceğini gösteriyor.

Türkiye’de de tüketicinin içerik, şeker oranı, kaynak ve sürdürülebilirlik konularına ilgisinin artmasıyla birlikte benzer bir dönüşümün özellikle süt ürünleri, atıştırmalıklar ve bitkisel ürün kategorilerinde daha fazla görünür hale gelmesi mümkün. Danone açısından ise asıl sınav, bu hedeflerin raflardaki ürünlere ve tüketicinin satın alma kararına ne ölçüde yansıyacağı olacak.

Perakendede “Daha Fazla Teknoloji” Dönemi Tersine mi Dönüyor? Tüketici Artık Sakinlik Arıyor

Perakendede mağazaları daha dijital, daha bağlantılı ve daha kişiselleştirilmiş hale getirme yarışı sürerken, tüketici beklentileri farklı bir yöne işaret ediyor. Tüketiciler, daha az ekranın, daha sakin atmosferlerin ve teknoloji tarafından sürekli yönlendirilmediği mağaza deneyimlerinin değerini giderek daha fazla önemsiyor.

Araştırmada tüketicilerin %60’ı mağazanın atmosferinin, alışveriş yapmasalar bile mağazayı başkalarına tavsiye etme kararlarını etkilediğini belirtiyor. Tüketicilerin %72’si ise mağazada kendini bunalmış hissettiği için alışverişini erken sonlandırdığını söylüyor. Bu tablo, fiziksel mağazanın dijital kanallarla yarışmak yerine dijitalin sunamadığı deneyimi güçlendirmesi gerektiğini gösteriyor.

Perakendede Dijital Yorgunluk Mağazaya Yansıyor

img 2554

Tüketicinin dijital dünyadaki yoğun kişiselleştirme ve algoritmik yönlendirmeye karşı mesafesi özellikle genç kuşaklarda dikkat çekiyor. JLL araştırmasına göre Z kuşağının %53’ü, kişiselleştirme araçları olmadan fiziksel mağazalarda özgürce gezinmeyi tercih ediyor. Millennials grubunda ise %78’lik bir kesim, mağazalar daha sakin alanlar sunsa daha sık alışveriş yapacağını belirtiyor.

Burada önemli bir değişim yaşanıyor. Mağazanın değeri artık yalnızca teknoloji eklemekle değil, müşterinin dikkatini ne kadar iyi yönettiğiyle de ölçülüyor. Uzun süredir mağaza içi deneyimi geliştirmek için kullanılan ekranlar, dijital içerikler ve etkileşimli teknolojiler doğru kullanılmadığında deneyimi zenginleştirmek yerine tüketicinin üzerindeki bilişsel yükü artırabiliyor.

JLL de bu nedenle fiziksel mağazanın dijital kanallarla “kolaylık” veya “kişiselleştirme” üzerinden rekabet etmesinin gerekmeyebileceğine dikkat çekiyor. Mağazanın asıl avantajı; ürüne dokunmak, tesadüfi keşif yaşamak, çalışanla iletişim kurmak ve markayı algoritmik bir akışın dışında deneyimlemek olabilir.

Mağazanın Yeni KPI’ı: Müşteriyi Ne Kadar Rahat Ettiriyor?

img 2316

JLL’in yaklaşımı, mağaza tasarımını yalnızca estetik bir konu olmaktan çıkararak doğrudan müşteri deneyimi ve ticari performansla ilişkilendiriyor. Araştırmada öne çıkan üç yaklaşım da bu dönüşümü destekliyor: tesadüfi keşif, duyusal rahatlama ve içerik odaklı kültür.

Bu çerçevede ürünlerin hikâyeler üzerinden ilişkilendirilmesi, mağazanın karmaşık ama dağınık olmayan bir yapıda tasarlanması, ürünlere dokunma ve karşılaştırma imkânının artırılması, ses ve koku gibi duyusal unsurların kontrollü kullanılması önem kazanıyor. Dijital ise tamamen dışlanmıyor; ancak deneyimin merkezine yerleşmek yerine doğru noktalarda destekleyici bir araç olarak konumlanıyor.

Üstelik konu yalnızca müşteriyle sınırlı değil. Araştırmaya göre perakende çalışanlarının %82’si mağazaların çalışanların iyi oluşunu da gözetmesi gerektiğini düşünüyor. Çalışanların %53’ü iş yerinde daha az ekran tercih ederken, %38’i teknolojinin işleri yavaşlattığı durumlarda bile teknoloji kullanma baskısı hissettiğini belirtiyor.

Türkiye’de mağazacılık açısından bakıldığında asıl soru “Mağazaya daha fazla teknoloji ekleyebilir miyiz?” değil, “Eklediğimiz teknoloji müşterinin ve çalışanın deneyimini gerçekten iyileştiriyor mu?” olmalı.

Önümüzdeki dönemde başarılı mağaza modelleri, teknolojiyi tamamen dışlayan değil; teknolojiyi görünür olmaktan çıkarıp doğru yerde kullanan, müşteriye daha fazla keşif, temas ve nefes alanı bırakan mağazalar olabilir. Dijitalleşmenin sınırına gelindiği anlamına gelmeyen bu yaklaşım, fiziksel perakendenin avantajını yeniden tanımlıyor: Bazen iyi bir mağaza deneyimi, müşteriye daha fazla şey göstermekten değil, ona daha az şey dayatmaktan geçiyor.

48 Türk Şirketi Dünya Devleri Arasında: Türkiye Küresel İnşaatta İkinci

ENR’nin “Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi” listesinde 48 Türk firmasının yer almasıyla Türkiye dünya ikinciliğini korudu. Rönesans, Tepe, Nurol, Kuzu Grup, ENKA, Ant Yapı, MESA, YDA, Kalyon, GAP, Sembol İnşaat ve Summa gibi şirketlerin farklı dönemlerde AVM ve ticari gayrimenkul projelerinde üstlendiği roller, Türk müteahhitlik sektörünün küresel mühendislik gücünün ticari yapılara da yansıdığını ortaya koyuyor.

Türk müteahhitlik sektörü, uluslararası arenadaki güçlü konumunu bir kez daha pekiştirirken, sektörün küresel başarısı AVM ve ticari gayrimenkul alanındaki deneyimiyle de dikkat çekiyor. ENR’nin “Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi” listesinde bu yıl 48 Türk firmasının yer almasıyla Türkiye, firma sayısı bakımından Çin’in ardından dünyada ikinci sıradaki yerini korudu. Listede yer alan Türk şirketlerinin altyapı ve üstyapının yanı sıra AVM, karma kullanımlı projeler ve ticari gayrimenkul yatırımlarında edindiği deneyim, Türkiye’nin proje geliştirme kapasitesinin genişliğini de ortaya koyuyor.

48 Türk firmasıyla dünya ikinciliği

Engineering News-Record (ENR) tarafından açıklanan 2026 listesinde Türk firma sayısı 48’e yükselerek yeni bir rekora ulaştı. ENR’nin 2024 listesinde 43, 2025 listesinde ise 45 Türk firması yer alırken, bu yıl 48 Türk şirketinin listeye girmesi sektör adına önemli bir başarı olarak kayıtlara geçti. Firma sayısı itibarıyla 75 şirketle ilk sırada bulunan Çin’i 48 firmayla Türkiye takip ederken, ABD 41 firmayla üçüncü sırada yer aldı.

Bu tablo, Türk müteahhitlik sektörünün yalnızca uluslararası proje sayısındaki gücünü değil, farklı yapı türlerinde sahip olduğu teknik ve uygulama kapasitesini de ortaya koyuyor. Özellikle büyük ölçekli ticari yapılar, AVM’ler ve karma kullanımlı projeler, yüksek mühendislik kapasitesinin yanı sıra uzun vadeli proje geliştirme deneyimi gerektiriyor.

AVM’ler Türk müteahhitlik deneyiminin önemli bir parçası

Türkiye’de AVM sektörünün gelişim sürecinde Türk müteahhitlik firmalarının önemli bir rolü bulunuyor. Geçmişten bugüne farklı ölçeklerdeki AVM ve ticari gayrimenkul projelerinde görev alan şirketler, AVM’lerin yalnızca birer yapı olmaktan çıkıp yaşam, deneyim ve sosyal etkileşim merkezlerine dönüşen yeni modeline de teknik altyapı sağlıyor.

ENR 2026 listesinde yer alan Rönesans, Tepe, Nurol, Kuzu Grup, ENKA, Ant Yapı, MESA, YDA, Kalyon, GAP, Sembol İnşaat ve Summa gibi şirketler, günümüzde ve farklı dönemlerde Türkiye’de ve uluslararası pazarlarda AVM, ticari gayrimenkul & karma kullanımlı projelerin yatırım, geliştirme veya yapım süreçlerinde yer alan firmalar arasında bulunuyor.

Bu deneyim, Türk müteahhitlik sektörünün AVM alanındaki rolünün yalnızca yapım aşamasıyla sınırlı olmadığını; büyük ölçekli projelerin gerektirdiği mimari, mühendislik, proje yönetimi ve uygulama kabiliyetinin ticari gayrimenkul ekosistemine de taşındığını gösteriyor.

Bugün AVM’ler yüksek metrekareli ticari yapılar olmanın ötesine geçerek gastronomi, eğlence, kültür, sosyal yaşam ve deneyimi aynı çatı altında buluşturan yeni nesil merkezlere dönüşüyor. Bu dönüşüm, AVM yatırımlarında yapısal kalitenin yanı sıra esnek, sürdürülebilir ve değişen tüketici ihtiyaçlarına cevap verebilen proje altyapılarını da öne çıkarıyor.

Uluslararası proje değeri 24,9 milyar dolara ulaştı

Listede yer alan Türk firmalarının geçen yıl üstlendikleri uluslararası projelerin toplam değeri 24,9 milyar dolar olurken, bu rakam 2024 yılında 20,8 milyar dolar seviyesindeydi.

Türk müteahhitlerinin ENR listesindeki 250 firmanın toplam proje büyüklüğü içerisindeki payı yüzde 4,5 olarak gerçekleşti. Türkiye, uluslararası proje değerleri itibarıyla Çin, Fransa, İspanya, ABD, Güney Kore ve İtalya’nın ardından dünya 7’nciliğine yükseldi. Böylece Türkiye geçen yıla göre iki basamak ilerleyerek Japonya, Hollanda ve Hindistan’ın önüne geçti. Bu yıl listede ilk 100 firma arasına 7 Türk şirketi girerken, bunlardan 2’si ilk 50 içerisinde yer aldı.

Küresel müteahhitlik pazarı 550,6 milyar dolara ulaştı

ENR’nin 2025 yılı verilerini içeren raporuna göre, dünyanın en büyük 250 uluslararası müteahhitlik firmasının toplam gelirleri yüzde 9,7 artışla 550,6 milyar dolara ulaştı.

Küresel müteahhitlik pazarında büyüme devam ederken jeopolitik belirsizlikler, tedarik zinciri aksaklıkları, maliyet artışları, nitelikli iş gücü eksikliği ve iklim değişikliğine bağlı olumsuz hava koşulları sektörün temel sorunları arasında yer aldı. Yerel ortaklıklar, risk yönetimi, teknik kapasite, dijitalleşme ve kamu-özel iş birliği ise firmaların rekabet gücünü artıran unsurlar olarak öne çıktı.

138 ülkede 567,8 milyar doları aşan proje

Türk müteahhitlik sektörünün 1972 yılında başlayan yurt dışı faaliyetleri bugün 138 ülkeye ulaşmış durumda. Türk şirketleri bugüne kadar 138 ülkede 567,8 milyar doların üzerinde 12 bin 952 müteahhitlik projesi üstlendi.

Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan değerlendirmelerde, Libya ve Irak başta olmak üzere geleneksel pazarlardaki faaliyetlerin yanı sıra Portekiz ve Romanya gibi Avrupa ülkelerinde yeni fırsatlara odaklanıldığı belirtildi. Ukrayna ve Suriye’nin yeniden imar süreçleri de Türk müteahhitlik sektörü açısından gelecek dönemin önemli pazarları arasında gösteriliyor.

İşte listeye giren Türk müteahhitlik firmaları:

  • Enka
  • Rönesans
  • Limak
  • Çalık Enerji
  • Esta
  • Mapa
  • Gülermak
  • Ant Yapı
  • Nurol
  • Kolin
  • Kuzu Grup
  • TAV
  • Yapı Merkezi
  • GAP İnşaat
  • BCM Holding
  • Aslan Yapı
  • Cengiz
  • Tekfen
  • İlk İnşaat
  • STFA
  • IC İçtaş
  • Makyol
  • YDA
  • Sembol
  • Summa
  • Onur
  • Orkun
  • Üstay
  • Metag
  • MBD
  • Global MEP
  • Kalyon
  • Alarko
  • Dekinsan
  • Polat Yol
  • Yüksel
  • Mesa
  • İris
  • Pekerler
  • Zafer
  • Universal Acarsan
  • SMK
  • Gönüç
  • Duygu
  • Dorçe
  • MPK
  • Tepe
  • TML