Ana Sayfa Blog Sayfa 12

L’Oréal Paris’in Paris Hamlesi: Marka Deneyimi Artık Sınırları Aşıyor

L’Oréal Paris’in Paris Moda Haftası kapsamında gerçekleştirdiği Le Défilé, markanın global kimliğini yalnızca Paris’te sergilediği bir moda etkinliği olmaktan çıkarıp farklı pazarlardaki tüketicilerle buluşturduğu bir deneyime dönüştürüyor. Markanın Türkiye’den isimleri de bu küresel iletişim evreninin içine dahil etmesi, yerel pazar ile global marka hikâyesi arasındaki bağın nasıl kurulabileceğini gösteriyor. 2017’den bu yana düzenlenen Le Défilé, moda, güzellik ve marka elçilerini aynı platformda bir araya getirirken Instagram, TikTok ve L’Oréal Paris’in dijital kanallarında canlı yayınlanarak fiziksel etkinliğin erişimini Paris’in dışına taşıyor.

Buradaki önemli değişim, tüketicinin markayla temasının mağazaya girmeden çok daha önce başlaması. Bir tüketici L’Oréal Paris ürününü rafta görmeden önce, Paris’teki defileyi, markanın elçilerini, makyaj görünümlerini veya sosyal medyada paylaşılan içerikleri takip edebiliyor. Böylece ürün, marka deneyiminin başlangıç noktası olmaktan çıkarken; Paris, defile ve içerik ürünün etrafında kurulan daha büyük hikâyenin parçalarına dönüşüyor.

Global Marka, Yerel Tüketiciyle Aynı Hikâyede Buluşuyor

loreal fi

Le Défilé’nin gücü yalnızca moda dünyasının dikkatini çekmesinden kaynaklanmıyor. L’Oréal Paris, küresel elçileri ve farklı ülkelerden yetenekleri aynı sahnede buluşturarak markanın farklı pazarlardaki tüketicilerini ortak bir deneyimin parçası haline getiriyor. Bu yılki etkinlikte Kendall Jenner, Viola Davis, Jane Fonda, Cara Delevingne, Eva Longoria ve Kristen Bell gibi küresel isimlerin yer alması da bu yapının uluslararası ölçekte nasıl kurgulandığını gösteriyor.

Türkiye’den isimlerin bu deneyime dahil edilmesi ise yerelleştirmenin klasik anlamından farklı bir noktaya işaret ediyor. Marka, global kampanyayı Türkiye için yeniden üretmek yerine Türkiye’deki tüketiciyi doğrudan global hikâyenin içine taşıyor. Bu yaklaşım, yerel pazara “Paris’ten gelen bir içerik” sunmaktan ziyade, Türkiye’deki tüketicinin kendisini o global deneyimin bir parçası olarak görmesini sağlayabilecek bir yapı oluşturuyor.

Bu model özellikle güzellik kategorisinde önem taşıyor. Çünkü makyaj ve saç ürünlerinde tüketici yalnızca ürünün teknik özelliklerine değil, ürünün yarattığı görünüme ve o görünümün kültürel bağlamına da bakıyor. L’Oréal Paris’in defilede oluşturduğu makyaj ve saç görünümlerini daha sonra dijital kanallarında ürünlerle ilişkilendirmesi, ilhamı doğrudan satın alınabilir bir deneyime bağlayan bir köprü oluşturuyor. Markanın Türkiye sitesinde de Le Défilé görünümlerinin hangi ürünlerle oluşturulduğu detaylı şekilde sunuluyor.

Mağaza Artık Deneyimin Son Noktası Olabilir

maxresdefault

Bu yapı perakende açısından daha geniş bir dönüşüme işaret ediyor. Geleneksel modelde tüketici mağazaya gelir, ürünü görür, dener ve satın alır. Bugün ise yolculuk bunun tersine dönebiliyor: tüketici önce içerikle karşılaşıyor, sonra ilham alıyor, ürünü araştırıyor ve en sonunda mağazaya veya e-ticarete geçiyor.

L’Oréal Paris’in dijital deneyimleri de bu yaklaşımı destekliyor. Marka, örneğin Skin Genius gibi araçlarla tüketicinin dijital ortamda cilt analizi yapmasına ve kişiselleştirilmiş bakım rutini oluşturmasına olanak sağlıyor. Böylece dijital kanal yalnızca iletişim alanı değil, ürün keşfinin ve karar verme sürecinin de bir parçasına dönüşüyor.

Türkiye’de perakende markaları açısından burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Global bir marka deneyimi Türkiye’ye nasıl taşınır? Sadece Paris’teki etkinliğin görüntülerini paylaşmak bunun bir cevabı değil. Türkiye’den tüketiciyi, içerik üreticisini, ünlüyü veya marka topluluğunu global hikâyenin içine dahil etmek; deneyimi yerelleştirirken markanın global kimliğini korumak daha kapsamlı bir model sunabilir.

Markalar artık yalnızca ürünlerini farklı pazarlara taşımıyor; o ürünün etrafında yarattıkları deneyimi, kültürü ve hikâyeyi de taşıyor. L’Oréal Paris’in Le Défilé yaklaşımı, fiziksel mağazanın artık marka deneyiminin başlangıcı değil, dijitalde başlayan yolculuğun duraklarından biri haline geldiğini gösteriyor.

Primark’tan Tekstilden Tekstile Geri Dönüşüm İçin Uzun Vadeli Hamle

Primark, tekstil atıklarını yeniden polyester hammaddesine dönüştürerek ürünlerinde kullanmak üzere geri dönüşüm şirketi Circ ile uzun vadeli bir satın alma anlaşması imzaladı. Anlaşma kapsamında 2029’dan itibaren tekstil atıklarından üretilen geri dönüştürülmüş polyesterin Primark ürünlerinde kullanılması planlanıyor. Bu, Primark’ın tekstilden tekstile geri dönüşüm şirketiyle yaptığı ilk çok yıllı tedarik anlaşması olurken, markanın virgin polyester kullanımını azaltma hedefinin de önemli adımlarından biri olarak öne çıkıyor.

Geri dönüştürülmüş polyester, Circ’in ilk endüstriyel ölçekli tekstilden tekstile geri dönüşüm tesisinde üretilecek. Tesisin Avrupa da dahil olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden tüketici sonrası ve endüstriyel tekstil atıklarını hammadde olarak kullanması planlanıyor. Böylece Primark’ın geri dönüştürülmüş malzeme kullanımında yalnızca mevcut atıkları değerlendirmek yerine, kullanılmış tekstilleri yeniden giyim ürünlerinin hammaddesine dönüştüren daha kapalı bir döngü oluşturması hedefleniyor.

Geri Dönüşümde Asıl Eşik: Teknolojiden Ölçeğe Geçiş

primark onarim

Tekstilden tekstile geri dönüşüm moda sektöründe uzun süredir konuşuluyor. Ancak teknolojinin varlığı kadar, ortaya çıkan geri dönüştürülmüş elyaf için uzun vadeli ve öngörülebilir bir talep yaratılması da önemli. Primark’ın çok yıllı satın alma anlaşması bu açıdan dikkat çekiyor; çünkü geri dönüşüm tesisinin üretimini önceden taahhüt edilen bir talep ile destekliyor.

Buradaki değişim, geri dönüşümün yalnızca sürdürülebilirlik projesi olmaktan çıkarak tedarik zincirinin planlanan bir parçasına dönüşmesi. Primark’ın 2029 gibi ileri bir tarih için bugünden tedarik anlaşması yapması, markaların yeni nesil malzemelere geçişi yalnızca mevcut ürün koleksiyonları üzerinden değil, gelecekteki hammadde ihtiyaçları üzerinden de planladığını gösteriyor.

Bu model aynı zamanda geri dönüşüm şirketleri açısından da önemli. Tekstil atığından yeniden elyaf üretmek için endüstriyel ölçekte tesis kurmak yüksek miktarda ve düzenli talep gerektiriyor. Büyük moda perakendecilerinin uzun vadeli satın alma taahhütleri, bu teknolojilerin ticari ölçekte büyümesi için daha öngörülebilir bir pazar yaratabilir.

Primark İçin Döngüsellik Ürün Tasarımından Tedarike Uzuyor

img 2131
Primark, İlk Primark Home Mağazasını Açtı

Anlaşma, Primark’ın daha geniş Primark Cares stratejisinin bir parçası. Program; döngüsel tasarım, kıyafetlerin yeniden kullanım ve onarım yoluyla kullanım ömrünün uzatılması, geri dönüştürülmüş elyaf kullanımının artırılması ve tedarik zincirinde izlenebilirliğin geliştirilmesi gibi başlıkları kapsıyor.

Bu nedenle Circ anlaşmasını yalnızca yeni bir malzeme tedariki olarak okumak yerine, Primark’ın ürünün yaşam döngüsünü daha geniş biçimde ele alma çabasının bir parçası olarak değerlendirmek mümkün. Özellikle fiyat odaklı geniş kitlelere hitap eden bir perakendecinin geri dönüştürülmüş malzemeyi ölçekli ürün üretimine dahil etmeye çalışması, döngüsel malzemelerin daha erişilebilir fiyat segmentlerine taşınması açısından da önemli bir test alanı oluşturuyor.

Türkiye açısından konu özellikle tekstil ve hazır giyim tedarik zinciri için yakından takip edilebilir. Küresel markalar geri dönüştürülmüş elyaf kullanımını artırdıkça, Türkiye’deki üreticiler açısından yalnızca ürün üretmek değil; geri dönüştürülmüş hammaddeye erişim, izlenebilirlik ve döngüsel üretim kabiliyeti de daha önemli hale gelebilir.

Primark’ın 2029 için yaptığı bu anlaşma, tekstil geri dönüşümünde kritik sorunun yalnızca atığı dönüştürmek değil, ortaya çıkan yeni hammaddenin büyük ölçekli moda üretiminde düzenli bir talebe kavuşmasını sağlamak olduğunu gösteriyor.

NikeSkims Çin’de İlk Fiziksel Mağazasını Açtı: Spor Giyim Ve Kadın Odaklı Tasarım Aynı Alanda Buluşuyor

Nike ve Skims ortaklığında hayata geçirilen NikeSkims, Çin’deki ilk fiziksel perakende alanını Şanghay’da açtı. HKRI Taikoo Hui’deki pop-up mağaza şubat ayına kadar faaliyet gösterecek ve NikeSkims’in Fall Edit 01 koleksiyonunu giyim, ayakkabı ve aksesuar kategorileriyle birlikte tüketiciyle buluşturacak. Alan yalnızca ürün satışına değil; deneme, kişiselleştirilmiş hizmetler, seçili ürünlerde terzilik ve topluluk etkinliklerine de yer veriyor.

NikeSkims’in fiziksel mağazacılığa geçişi, markanın geçen yıl başlayan ortaklığında yeni bir aşamaya işaret ediyor. Nike’ın spor, inovasyon ve performans tarafındaki uzmanlığı ile Skims’in kadın ürünleri ve tasarım odağının bir araya geldiği model, başlangıçta ABD’de koleksiyon lansmanıyla hayata geçirilmişti. Şimdi ise marka, Çin’de fiziksel temas noktası oluşturarak ürünü yalnızca satmak yerine deneyimletmeye odaklanan daha kapsamlı bir perakende modelini test ediyor.

NikeSkims Üründen Önce Deneyimi Tasarlıyor

Şanghay’daki alanın dikkat çeken tarafı, klasik bir pop-up mağazadan daha fazlasını sunması. Fitting odaları, lounge alanları, kişiselleştirilmiş hizmetler ve ürün deneyimleri, tüketicinin mağazada daha uzun süre geçirmesine yönelik bir yapı oluşturuyor. Seçili ürünlerde sunulan terzilik hizmeti de NikeSkims’in fiziksel mağazayı yalnızca ürünün bulunduğu bir nokta değil, kişiselleştirme ve marka deneyiminin gerçekleştiği bir temas alanı olarak konumlandırdığını gösteriyor.

Burada pop-up formatının da stratejik bir işlevi bulunuyor. Marka, Çin’de kalıcı ve geniş bir mağaza ağı kurmadan önce belirli bir lokasyonda tüketici davranışını gözlemleme, ürünlerin fiziksel deneyimini test etme ve topluluk oluşturma fırsatı yakalıyor. Şubat ayına kadar devam edecek bu yapı, NikeSkims’in Çin pazarındaki fiziksel perakende yaklaşımının nasıl karşılık bulduğunu görmek açısından da bir test alanı niteliğinde.

Ortak Marka Modeli Fiziksel Perakendeye Taşınıyor

NikeSkims’in ortaya çıkışındaki temel fikir, iki farklı marka gücünü tek bir ürün evreninde birleştirmekti. Nike’ın spor giyim ve inovasyon deneyimi ile Skims’in kadın tüketicilere yönelik ürün ve tasarım yaklaşımı, fiziksel mağazada da birlikte sunuluyor. Bu nedenle mağazanın asıl değeri yalnızca Nike veya Skims’in mevcut müşteri kitlesine ulaşmak değil, iki markanın kesişiminde yeni bir tüketim alanı yaratabilmesi.

Türkiye açısından bakıldığında bu model, özellikle global markaların ortak koleksiyonları ve iş birlikleri için dikkat çekici bir perakende yaklaşımı sunuyor. İş birliği ürünlerinin yalnızca online ortamda veya sınırlı süreli satış noktalarında sunulması yerine, fiziksel deneyim, kişiselleştirme ve topluluk etkinlikleriyle desteklenmesi markanın algılanan değerini güçlendirebilir. NikeSkims’in Şanghay hamlesi de iş birliklerinin artık yalnızca ürün yaratmakla değil, bu ürün için yeni bir fiziksel perakende dünyası kurmakla devam edebileceğini gösteriyor.

NikeSkims’in Çin’deki ilk fiziksel alanı bu açıdan yalnızca yeni bir mağaza açılışı değil; ortak marka modelinin ürün, deneyim ve topluluk üçgeninde nasıl ölçeklenebileceğine dair bir test olarak öne çıkıyor.

H&M’den Tarladan Bağımsız Pamuk Denemesi: Yeni Nesil Tekstil Üretimi Mümkün Mü?

H&M Group’un Circular Innovation Lab’i ile İspanyol hidroponik tarım şirketi Magtech’in yürüttüğü proje, pamuğun toprak kullanılmadan, kapalı devre su sistemi ve yapay zekâ destekli izleme teknolojisiyle yetiştirilip yetiştirilemeyeceğini test ediyor. Proje artık yalnızca deneme aşamasında değil: İspanya’da hidroponik yöntemle yetiştirilen ilk 5 tonluk pamuk kalite kontrollerinden geçti ve bu pamukla giysiler üretildi. Hindistan’da ise ikinci bir üretim alanının geliştirilmesi sürüyor.

Sistem, pamuk köklerinin toprak yerine dolaşım halindeki su ve kontrollü besin karışımı içinde yetiştirilmesine dayanıyor. Yapay zekâ ise bitkilerin gelişimini, olgunlaşma seviyesini ve zararlıların tespitini takip etmek için kullanılıyor; böylece tüm alanı ilaçlamak yerine ihtiyaç görülen bitkilere yönelik müdahale yapılması hedefleniyor. H&M Group da hidroponik pamuk araştırmasını farklı yetiştirme yöntemlerinin su ve arazi kullanımı üzerindeki etkisini anlamaya yönelik doğal lif inovasyonlarından biri olarak konumlandırıyor.

Pamuk Artık Sadece Tarlada Yetişmek Zorunda Olmayabilir

h&m group 2025 raporu: kârlılık artarken sürdürülebilirlik hedefleri i̇vme kazandı

Projenin perakende açısından dikkat çekici tarafı, yalnızca yeni bir tarım teknolojisinin denenmesi değil, moda markalarının hammaddeye ulaşma biçiminin yeniden düşünülmesi. Hidroponik sistem, verimli tarım arazisine olan ihtiyacı azaltmayı ve su kullanımını daha kontrollü hale getirmeyi amaçlıyor. Ayrıca kapalı sistem sayesinde besin maddeleri ve suyun yeniden kullanılabilmesi, geleneksel tarımın kaynak kullanımıyla ilgili bazı sorunlara alternatif oluşturabilir.

Ancak burada önemli bir ayrım var: Proje henüz hidroponik pamuğun geleneksel pamuğun yerini alabileceğini göstermiyor. Magtech, yöntemin konvansiyonel pamuğun yerine geçmesini değil, tamamlayıcı bir üretim yöntemi olarak gösterilmesini, ölçülmesini ve bağımsız biçimde doğrulanmasını amaçladığını belirtiyor. Projenin çevresel etkileri için bağımsız yaşam döngüsü analizinin sonuçları da henüz ortaya çıkmış değil. Dolayısıyla bugünkü aşamada bunu tamamlanmış bir sürdürülebilirlik çözümünden ziyade, ölçeklenebilirliği test edilen yeni bir üretim modeli olarak değerlendirmek daha doğru.

Moda Tedarik Zincirinde Hammaddeye Yaklaşım Değişiyor

H&M Group açısından pamuk stratejik bir konu. Şirketin 2025 verilerine göre pamuk, ürünlerinde kullanılan malzemelerin %56’sını oluşturuyor. Aynı yıl kullanılan pamuğun tamamı şirketin tedarik gereklilikleri doğrultusunda temin edilirken, kullanılan pamuğun %12’si geri dönüştürülmüş pamuktan oluştu. Hidroponik pamuk araştırması da bu nedenle tek başına bir teknoloji denemesi değil, şirketin farklı üretim sistemlerini araştırdığı daha geniş malzeme dönüşümünün bir parçası olarak okunabilir.

Türkiye açısından gelişmenin önemli tarafı ise tekstil üreticilerinin yalnızca kumaş ve konfeksiyon aşamasındaki sürdürülebilirlik kriterlerine değil, hammaddenin üretim biçimine kadar uzanan bir tedarik zinciri dönüşümüne hazırlanması. Türkiye’nin güçlü olduğu tekstil ve hazır giyim üretiminde küresel markaların malzeme kaynakları, izlenebilirlik ve çevresel performans konusunda daha fazla veri talep etmesi, üreticiler açısından yeni gereklilikler yaratabilir.

Hidroponik pamuk henüz geleneksel üretimin alternatifi değil; ancak H&M’in bu alandaki yatırımı, geleceğin tekstil rekabetinde yalnızca kumaşın nasıl üretildiğinin değil, hammaddenin nasıl yetiştirildiğinin de önemli hale gelebileceğini gösteriyor.

İdeasoft’un Büyüme Yönetiminde Yeni Dönem

E-ticaret altyapı şirketi ideasoft, büyüme stratejileri doğrultusunda yönetim kadrosuna Hakan Küçük’ü dahil etti. Dijital pazarlama ve growth alanında deneyimli olan Küçük, şirketin pazarlama, müşteri kazanımı, CRM ve dönüşüm süreçlerine liderlik edecek.

Dijital pazarlama ve büyüme alanında farklı sektörlerde görev yapan Hakan Küçük, ideasoft’un yeni Growth Director’ı oldu. Küçük, yeni görevinde şirketin büyüme hedefleri kapsamında pazarlama ve müşteri kazanımı çalışmalarını yönetecek. Elektrik-Elektronik Mühendisliği eğitiminin ardından kariyerini dijital pazarlama ve büyüme alanında sürdüren Küçük; performans pazarlaması, SEO, kampanya yönetimi, müşteri kazanımı ve dönüşüm optimizasyonu gibi alanlarda görev aldı.

Küçük, son olarak Param Grup’ta Dijital Pazarlama ve Growth Director olarak çalıştı. Bu görevinde pazarlama ekiplerinin yanı sıra dijital ve geleneksel pazarlama yatırımlarının yönetimine liderlik etti. CRM, müşteri bağlılığı ve potansiyel müşterilerin satışa dönüşüm süreçleri de sorumlulukları arasında yer aldı.Yeni görevine ilişkin değerlendirmede bulunan ideasoft Growth Director Hakan Küçük, büyüme yaklaşımının yalnızca müşteri kazanımına odaklanmayacağını belirtti.

Küçük, “Büyümeyi yalnızca yeni müşteri kazanımı üzerinden değil; müşteriyi doğru anlamak, veriyi doğru yorumlamak, pazarlama kanallarının verimliliğini artırmak ve bu çalışmaların satışa ve müşteri bağlılığına etkisini ölçmek üzerinden ele almayı hedefliyorum” dedi. Küçük, pazarlama, satış, ürün ve diğer iş birimleriyle koordineli çalışarak ideasoft’un büyüme hedeflerine katkı sağlamayı amaçladığını ifade etti.

Gucci’de “Made In China” Etiketi: Lüksün Yeni Fiyat–Değer Dengesi Nerede Kuruluyor?

Gucci, yeni sneaker modellerinden bazılarında “Made in China” ibaresini kullanmaya başladı. Markanın İtalya merkezli üretim geleneği düşünüldüğünde bu tercih dikkat çekiyor. Reuters’ın aktardığına göre söz konusu modeller arasında Demna’nın Gucci için tasarladığı Drip sneaker da bulunuyor; yaklaşık 800 euro seviyesinde fiyatlanan model, markanın geleneksel İtalyan üretimli sneaker’larından farklı bir üretim yaklaşımı ortaya koyuyor. Gucci ise bunun genel bir üretim kayması anlamına gelmediğini ve İtalya’nın üretim modeli ile marka kimliğinin merkezinde kalmaya devam edeceğini belirtiyor.

Gucci’nin açıklamasına göre Çinli üretici, söz konusu tasarımların gerektirdiği teknolojik uzmanlık ve üretim kabiliyeti nedeniyle tercih edildi. Aynı koleksiyondaki ikinci bir slip-on sneaker da Çin üretimi olarak etiketlenirken, web sitesinde menşe bilgisi bulunan diğer Gucci ayakkabılarının İtalya üretimi olduğu görülüyor. Çin’in sneaker üretiminde hem kitlesel hem premium markalar için güçlü bir üretim merkezi olması da bu tercihin yalnızca maliyet üzerinden okunamayacağını düşündürüyor.

Gucci İçin Mesele Sadece Nerede Üretildiği Değil

gucci

Bu gelişmenin asıl önemli tarafı üretim lokasyonundan çok, “Made in Italy” algısının lüks marka değerindeki rolü. Gucci son üç yılda satışlarının yaklaşık yarısını kaybederken marj baskısı ve mağaza kapanışlarıyla karşı karşıya kaldı. Yeni tasarımcı Demna’nın önündeki temel sorunlardan biri de markayı yeniden büyütürken maliyetleri kontrol etmek ve lüks tüketimin daha fiyat hassas segmenti olan aspirasyonel müşteriyi yeniden kazanmak.

Tam bu noktada Çin üretimli sneaker’lar farklı bir tartışma yaratıyor. Berenberg analistleri, üretim menşeinin Gucci’nin yeniden güçlendirmeye çalıştığı lüks konumlandırmasıyla bir gerilim oluşturabileceğini değerlendiriyor. Reuters’a konuşan bazı kaynaklar ayrıca Gucci’nin belirli ürünlerde, Çin dahil olmak üzere, fiyat indirimlerine başladığını aktarıyor. Dolayısıyla üretim maliyeti, ürün fiyatı ve marka algısı aynı anda yeniden dengelenmeye çalışılıyor.

Burada lüks perakendenin klasik denkleminde önemli bir değişim ortaya çıkabilir. Tüketici yalnızca tasarıma ve logoya değil, ürünün nerede üretildiğine ve ödediği fiyatın marka değerini ne ölçüde karşılıklandırdığına da bakıyor. Gucci’nin Çin üretimli ürünleri tek başına markanın üretim stratejisinin değiştiği anlamına gelmiyor; ancak lüks markaların kalite, zanaatkârlık, üretim menşei ve fiyat arasında kurduğu ilişkinin daha görünür hale geldiğini gösteriyor.

Lüks Markalar İçin Üretim Haritası Yeniden Çiziliyor

Çin’in üretim kapasitesi uzun süredir yalnızca uygun maliyetli üretimle açıklanabilecek bir noktada değil. Özellikle sneaker gibi teknik özelliklerin, malzeme teknolojisinin ve hassas üretim süreçlerinin önemli olduğu kategorilerde Çinli üreticiler farklı segmentlerde faaliyet gösteriyor. Gucci’nin açıklaması da tercihin doğrudan belirli tasarımların teknik gereklilikleriyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye açısından bakıldığında bu gelişme özellikle “lüks üretim nerede yapılır?” sorusunu gündeme getiriyor. Türkiye’nin güçlü olduğu deri, ayakkabı ve tekstil üretiminde kalite, işçilik, tasarım kabiliyeti ve üretim esnekliği gibi unsurlar zaten küresel markaların tedarik kararlarında önem taşıyor. Ancak Gucci örneği, üretim merkezlerinin yalnızca maliyet avantajıyla değil, belirli bir ürünün gerektirdiği uzmanlık ve teknolojik kapasiteyle de değerlendirildiğini gösteriyor.

Lüks perakendede üretim ülkesi artık yalnızca tedarik zincirinin bir detayı değil; ürünün fiyatını, algılanan değerini ve markanın hikâyesini birlikte etkileyen stratejik bir unsur haline geliyor.

AVM Cirolarında Reel Daralma: Ziyaretçi Artıyor, Harcama Geriliyor

AYD ve Akademetre Research iş birliğiyle hazırlanan AVM Endeksi’nin Ağustos 2026 sonuçları, AVM trafiği ile tüketici harcamaları arasındaki ayrışmayı ortaya koydu. Ziyaretçi sayısı yıllık bazda yüzde 2,12 artarken, metrekare verimlilik endeksi nominal yüzde 22,9 yükseldi. Yıllık enflasyonun yüzde 31,51 olduğu dönemde bu artış, reel olarak yüzde 6,5’lik daralmaya işaret ediyor.

avm cirolarında reel daralma: ziyaretçi artıyor, harcama geriliyor

AVM Metrekare Verimlilik Endeksi, Ağustos 2026’da geçen yılın aynı ayına kıyasla nominal yüzde 22,9 artış göstererek 5.392 puan olarak kaydedildi. Endeksteki artış, aynı dönemde yüzde 31,51 olarak gerçekleşen yıllık enflasyonun altında kaldı.

Temmuz 2026 ile kıyaslandığında ise metrekare verimlilik endeksi, enflasyondan arındırılmamış olarak yüzde 4,3 yükseldi.

Eğlence ve hobi kategorisi öne çıktı

avm cirolarında reel daralma: ziyaretçi artıyor, harcama geriliyor

Kategori bazında en yüksek yıllık nominal artış yüzde 78 ile “Eğlence ve Hobi” kategorisinde gerçekleşti. Bu kategoriyi yüzde 38,1 ile Teknoloji, yüzde 32 ile Kişisel Bakım ve Kozmetik, yüzde 27,7 ile Yiyecek ve İçecek, yüzde 24,9 ile Diğer ve yüzde 24,4 ile Giyim takip etti.

Hipermarket kategorisinde yüzde 11,7, Ayakkabı kategorisinde ise yüzde 9,6 artış görüldü. Bu kategorilerin tamamındaki yıllık nominal artışlar, Ağustos ayındaki yıllık TÜFE artışının altında kaldı.

Aylık bazda ise tüm kategorilerde artış kaydedildi. Temmuz ayına kıyasla Eğlence ve Hobi yüzde 19,1, Ayakkabı yüzde 7,6, Teknoloji yüzde 6,2, Kişisel Bakım ve Kozmetik yüzde 4,4, Giyim yüzde 4,2, Diğer yüzde 4,1, Yiyecek ve İçecek yüzde 3,1 ve Hipermarket yüzde 2,8 arttı.

Ağustos ayında kiralanabilir metrekare başına düşen ciro İstanbul’da 23 bin 983 TL, Anadolu’da 18 bin 269 TL, Türkiye genelinde ise 20 bin 554 TL olarak gerçekleşti.

AVM trafiği artıyor, harcama aynı ölçüde karşılık bulmuyor

Endeksin dikkat çeken göstergelerinden biri de ziyaretçi trafiği oldu. Ağustos 2026’da AVM ziyaretçi sayısı, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 2,12 artarken, Temmuz 2026’ya kıyasla yüzde 4,34 yükseldi.

Ekonomist Fatih Keresteci, cirodaki nominal büyümeye karşın reel bazda yüzde 6,5’lik daralma yaşandığına dikkat çekerek, bunun üç aydır devam eden yüksek oranlı reel daralmanın bir parçası olduğunu belirtti. Keresteci, tüketicinin satın alma gücündeki zayıflamanın ve yaz ayları ile okul açılışı öncesindeki harcamaların diğer tüketim kalemlerine ayrılan bütçeyi daraltmasının AVM harcamalarına da yansıdığını ifade etti.

Keresteci ayrıca ziyaretçi sayısındaki artış ile tüketimdeki gerileme arasındaki ayrıma dikkat çekerek, tüketicinin AVM’ye gelmesine karşın trafiğin aynı ölçüde alışverişe dönüşmediğini belirtti. Bu tablo, AVM’lerin deneyim merkezine dönüşen rolü ile tüketicinin satın alma gücündeki aşınmanın aynı anda izlenebildiği bir döneme işaret ediyor.

IKEA New York’u Bir Mağazadan Çok, Şehrin Yaşam Kılavuzuna Dönüştürüyor

IKEA, SoHo’da açılması planlanan yeni mağazasını duyurmak için klasik mağaza açılış iletişiminin dışına çıkıyor. Marka, New Yorkluların günlük hayatını kendi montaj kılavuzlarının diliyle anlatıyor. DAVID New York imzalı açıkhava kampanyasında, yapım aşamasındaki mağazanın cephesi dev IKEA talimatlarıyla kaplanırken; küçük evlerde alan yaratmak, çamaşır taşımak, uygun bütçeyle buluşmak ve daha rahat uyumak gibi şehir hayatının gerçek problemleri ürünlerle birlikte anlatılıyor.

Kampanyanın gücü, IKEA ürünlerini doğrudan öne çıkarmasından çok New York’ta yaşamanın kendisini bir “IKEA problemi” gibi ele almasından geliyor. Bir stüdyo daireyi iki ayrı yaşam alanına dönüştürmekten bagel hazırlamaya, “hiç uyumayan şehirde” uyuyabilmekten çamaşır taşımaya kadar farklı senaryolar, markanın yıllardır tanınan görsel diliyle yeniden yorumlanıyor. Böylece IKEA, ürünlerini anlatmak yerine ürünlerin şehir hayatındaki karşılığını görünür hale getiriyor.

Mağazanın Kendisi Reklam Alanına Dönüşüyor

Buradaki asıl farklılık yalnızca yaratıcı fikirde değil, kampanyanın uygulandığı alanda da ortaya çıkıyor. Henüz açılmamış mağazanın kendisi kampanyanın ana iletişim aracına dönüşüyor. Binayı kaplayan dev montaj kılavuzları, IKEA SoHo’yu adeta kurulmakta olan dev bir IKEA ürününe çeviriyor.

Bu yaklaşım mağaza açılışını da farklı bir noktaya taşıyor. Tüketici mağazaya girmeden önce markanın yeni şehir formatıyla karşılaşıyor ve mağazanın neden SoHo’da, neden daha küçük bir formatta konumlandığına dair bir fikir ediniyor. Yani iletişim, mağazanın açılış tarihini duyurmanın ötesine geçerek lokasyonun kendisini deneyimin ilk adımına dönüştürüyor.

IKEA, Şehrin Problemlerini Kendi Ürünleriyle Çözüyor

icerik 30

SoHo mağazasının geleneksel IKEA mağazalarından daha küçük bir şehir formatında tasarlanması da bu iletişimle örtüşüyor. Mağazada 3.200’ün üzerinde ürünün yanı sıra tasarım hizmetleri ve online sipariş teslim alma seçenekleri bulunması planlanıyor. Bu nedenle iletişimin küçük evler, sınırlı alan, zaman ve bütçe gibi şehir yaşamının gündelik ihtiyaçlarına odaklanması tesadüfi görünmüyor.

Türkiye’de özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde benzer bir yaklaşımın karşılığı olabilir. Mağazanın bulunduğu şehrin gerçek yaşam biçimini anlamak, ürünleri kategoriler üzerinden anlatmaktan daha güçlü bir iletişim alanı yaratabilir. Küçük evler, depolama ihtiyacı, evde çalışma, dar alanlarda yaşam veya şehir içinde pratik alışveriş gibi konular, markaların mağaza iletişimini doğrudan tüketicinin günlük hayatına bağlayabilir.

IKEA’nın SoHo kampanyası bu nedenle yalnızca yaratıcı bir açıkhava çalışması değil. Markanın şehir mağazacılığında “ürünü göstermek” yerine “tüketicinin hayatındaki problemi göstermek” üzerine kurduğu iletişimin güçlü bir örneği.

Perakendenin Liderleri “Gerçek Değişim” İçin İstanbul’da Buluşuyor

Sustainable Retail Summit 2026, “The Era Of Real Change” temasıyla sürdürülebilirliği bir iletişim başlığı olmaktan çıkarıp ölçülebilir iş modellerinin merkezine taşıyor.

İSTANBUL, 29 Eylül 2026 — Türkiye’nin bu yıl kasım ayında ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi’nin hemen öncesinde, sürdürülebilirlik, iş dünyasının gündeminin üst sıralarına yerleşiyor. LogD ev sahipliğinde beşinci kez düzenlenen Sustainable Retail Summit 2026, perakende sektörünün önde gelen isimlerini “The Era Of Real Change” temasıyla Ekim 2026’da Sabancı Müzesi’nde bir araya getiriyor.

Küresel iklim gündeminin Türkiye’ye odaklandığı bu dönemde düzenlenen zirve, sürdürülebilirlikte niyet beyanlarının yerini somut ve ölçülebilir adımların aldığı yeni bir döneme işaret ediyor.

logd kurucusu seyhan gulhan

LogD Kurucusu Seyhan Gülhan: “Sustainable Retail Summit’i beşinci kez düzenlemenin gururunu yaşıyoruz; bu süreklilik, sürdürülebilir dönüşüme olan inancımızın en açık göstergesi. Bizim için sürdürülebilirlik artık bir vaat ya da rapor başlığı değil; şirketlerin iş yapış biçimini yeniden kurmasını gerektiren bir zorunluluk. Regülasyonlar ve değişen müşteri beklentileri de bu dönüşümü hızlandırıyor. Bu yıl ‘The Era Of Real Change’ temasını seçmemizin nedeni de açık: dönüşüm yalnızca neyi değiştirdiğimizle değil, nasıl karar aldığımızla ilgili. Şirketler bugün büyüme ile kaynak kullanımı, hız ile uzun vadeli düşünme, hedefler ile gerçek uygulama arasında yeni dengeler kurmak zorunda. Türkiye’nin kasımda COP31’e ev sahipliği yapacağı bir yılda, perakende ve lojistik ekosistemini bu adımları konuşmak için bu zirve ile bir araya getiriyoruz.”

Üst düzey yöneticiler, sektör profesyonelleri ve alanın farklı paydaşlarını bir araya getirecek programda CEO oturumlarının yanı sıra “II. Nesilde Sürdürülebilirlik”, “Yatırım ve Girişim”, “Başarı Hikâyeleri” ve “Sanat ve Toplum” başlıkları öne çıkıyor. Bu oturumlarla sürdürülebilirlik gündemi farklı sektörlerden ve kuşaklardan temsilcilerin bakış açılarıyla değerlendiriliyor.

Zirvede MediaMarkt Türkiye CEO’su Hulusi Acar, Koton CEO’su Dr. A. Bülent Sabuncu, L’Occitane Türkiye Genel Müdürü Pınar Akçam, Penti Yönetim Kurulu Başkanı Sami Kariyo, Watsons Türkiye Genel Müdürü Mete Yurddaş, SARAR Yönetim Kurulu Üyesi Sara Sarar, Derimod Başkan Yardımcısı Ali Zaim ve WWF Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula, Karaca Yönetim Kurulu Üyesi Emre Karaca gibi isimler sahne alacak. Zirvenin genel moderatörlüğünü gazeteci Serdar Turan üstleniyor.

Zirve, perakende sektörünün değişen dinamiklerini iş dünyasının saha deneyimiyle buluştururken, sürdürülebilir bir gelecek için ortak akıl ve iş birliğinin önemine dikkat çekiyor.

McDonald’s Menüsünü GLP-1 Kullanıcılarına Göre Yeniden Şekillendiriyor

McDonald’s, GLP-1 ilaçlarının yaygınlaşmasıyla değişen tüketim alışkanlıklarına yanıt vermek üzere menüsünde yeni ürünler test ediyor. Şirket; daha yüksek protein, daha küçük porsiyon ve daha fazla seçim esnekliği arayan tüketicilere yönelik seçenekleri değerlendiriyor. Yatırımcı toplantısında paylaşılan ürünler arasında çıtır tavuk ve ranch soslu bir tavuk bowl, ızgara tavuklu snack wrap, burger bowl ve kahvaltı tarafında protein odaklı egg bites gibi seçenekler bulunuyor. Ürünlerin hangi pazarlarda ve ne zaman satışa sunulacağı ise henüz netleşmiş değil.

Bu değişim, GLP-1 ilaçlarının yalnızca sağlık alanında değil, gıda ve restoran tüketiminde de yeni ihtiyaçlar oluşturduğunu gösteriyor. McDonald’s’a göre ABD’de GLP-1 kullanan hanelerin yaklaşık %84’ü markanın restoranlarını ziyaret ediyor. Bu tüketicilerin Chicken McNuggets, Filet-O-Fish ve Happy Meal gibi mevcut menüde porsiyon veya protein açısından daha esnek seçeneklere yöneldiği belirtiliyor.

Daha Küçük Porsiyon, Daha Fazla Seçim

McDonald’s’ın yaklaşımında dikkat çeken nokta, menüyü tamamen değiştirmek yerine farklı tüketim ihtiyaçlarına cevap verecek alternatifleri artırması. Özellikle bowl, wrap ve küçük porsiyonlu ürünler; müşterinin geleneksel burger-menü kombinasyonundan farklı bir öğün oluşturmasına imkan tanıyor. Protein tarafındaki talep ise şirketi daha önce menüden çıkardığı ızgara tavuğu yeniden değerlendirmeye yöneltmiş durumda.

Burada restoran perakendesinin klasik “çok satılan ürünü büyütme” yaklaşımından daha farklı bir dinamik ortaya çıkıyor. Tüketicinin ne kadar tükettiği kadar, hangi içerikle, hangi porsiyonda ve ne kadar esneklikle tüketmek istediği de menü tasarımının parçası haline geliyor. McDonald’s’ın test ettiği ürünler bu nedenle yalnızca yeni tarifler olarak değil, değişen tüketim davranışına uyum arayışı olarak okunabilir.

Restoran Menüsü Tüketici Davranışını Daha Yakından İzliyor

mcdonalds in moncton 2017060709 5937c1ffa4574

GLP-1 kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte restoran markalarının karşısındaki soru yalnızca “hangi ürün daha çok satılır?” olmaktan çıkıyor. Tüketicilerin porsiyon, protein ve öğün yapısına ilişkin tercihleri değiştikçe menü mimarisinin de daha esnek hale gelmesi gerekebilir. McDonald’s’ın farklı formatlarda ürünler test etmesi, tek tip menü yerine farklı tüketim senaryolarına cevap veren bir restoran modelinin önem kazanabileceğine işaret ediyor.

Türkiye açısından da bu gelişme özellikle hızlı servis restoranları için takip edilmesi gereken bir alan. Tüketicilerin porsiyon tercihlerindeki değişim, protein odaklı beslenme eğilimi ve daha kontrollü öğün arayışı güçlendikçe restoranların menü tasarımını yalnızca lezzet ve fiyat üzerinden değil, farklı tüketim ihtiyaçlarını karşılayacak seçenekler üzerinden yeniden düşünmesi mümkün. McDonald’s’ın hamlesi, bu nedenle GLP-1 kullanıcılarına özel bir ürün grubundan daha geniş bir “yeni tüketiciye göre menü tasarımı” tartışmasının parçası olarak değerlendirilebilir.

Restoran perakendesinde menünün geleceği, herkese aynı öğünü sunmaktan çok farklı tüketim ihtiyaçlarına aynı marka içinde cevap verebilmekle şekillenebilir.