Ana Sayfa Blog Sayfa 23

Nike, Elit Performans ile Kapsayıcı Marka Dili Arasında Denge Arıyor

Nike’ın yüksek beklentilerle başlattığı “Win Now” dönüşüm planı, aradan geçen yaklaşık iki yıla rağmen yatırımcılar ve sektör tarafından hâlâ tam anlamıyla ikna edici bulunmuyor. Şirket; Çin’de yavaşlayan büyüme, küresel ekonomik belirsizlikler ve artan maliyet baskılarıyla mücadele ederken, pazarlama tarafındaki yön kaybı da dönüşüm sürecini zorlaştıran önemli başlıklardan biri haline geliyor.

Özellikle son dönemde markanın iletişim stratejisinde yaşanan bazı kırılmalar, Nike’ın uzun yıllar sahip olduğu kültürel sezgiyi kaybetmeye başladığı yorumlarına neden oluyor. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri ise Boston Maratonu sırasında yaşanan kampanya tartışması oldu.

Markanın maraton çevresinde kullandığı “Runners Welcome. Walkers Tolerated.” sloganı, engelli hakları savunucuları başta olmak üzere birçok kesim tarafından dışlayıcı bulundu. Özellikle Nike’ın yıllardır “If you have a body, you are an athlete” yaklaşımıyla kapsayıcı bir marka dili kurduğu düşünüldüğünde, kampanya markanın temel kimliğiyle çelişen bir iletişim örneği olarak değerlendirildi.

Gelen tepkilerin ardından reklam hızlı şekilde kaldırıldı. Ancak yaşanan süreç, Nike’ın bugün yalnızca ürün rekabeti değil; marka anlatısı tarafında da yeni bir denge aradığını gösteriyor.

Nike, Performans Sporuna Dönerken Ana Kitlesiyle Mesafe Açıyor Olabilir

nike

Son dönemde Nike’ın temel hedeflerinden biri, özellikle koşu kategorisinde yükselen yeni rakiplere karşı performans odaklı sporcu kitlesini yeniden kazanmak oldu. Çünkü Hoka, On ve Brooks Running gibi markalar, ürün inovasyonu ve topluluk odaklı iletişimle önemli büyüme elde etti.

Nike’ın birkaç yıl önce başlattığı “Winning Isn’t for Everyone” kampanyası da bu dönüşümün ilk sinyallerinden biri olmuştu. LeBron James ve Serena Williams gibi yıldız isimlerin yer aldığı kampanya, elit sporculuğun sert ve acımasız tarafını vurguluyordu.

Ancak sektör tarafında bugün oluşan eleştiri şu noktada yoğunlaşıyor: Nike performans sporuna geri dönmeye çalışırken, markayı yıllarca büyüten kapsayıcı kültürel dili zayıflatıyor olabilir.

Özellikle yeni nesil tüketici yalnızca “elit başarı” hikâyeleri değil; aidiyet hissi, topluluk ve bireysel deneyim görmek istiyor. Bu nedenle agresif rekabet dili bazı tüketici gruplarında markaya karşı mesafe yaratabiliyor.

Spor giyim sektöründe rekabet artık yalnızca performans üzerinden değil, kültürel bağ kurabilme yeteneği üzerinden de şekilleniyor.

Nike’ın En Güçlü Alanı Hâlâ Kadın Sporları ve Kültürel Etki Gücü

nike kadin

Tüm eleştirilere rağmen Nike’ın tamamen yön kaybettiği düşünülmüyor. Özellikle kadın sporları tarafında marka hâlâ güçlü bir konumda bulunuyor. Kadın atlet yatırımları, kültürel görünürlük ve lifestyle etkisi, Nike’ın rakiplerinden ayrıştığı önemli alanlar arasında görülüyor.

Ancak uzmanlara göre Nike’ın bugün yaşadığı temel sorun, enerji eksikliği değil; odak problemi. Marka aynı anda hem performans odaklı elit sporcu kimliğini güçlendirmeye hem de geniş kitlelere hitap eden kültürel marka olmayı sürdürmeye çalışıyor.

Bu durum da iletişim dilinde zaman zaman tutarsızlık yaratıyor. Özellikle yeni medya düzeninde tüketiciler daha hızlı tepki verirken, markaların kültürel hassasiyetleri daha dikkatli yönetmesi gerekiyor.

Nike’ın mevcut dönüşüm süreci aynı zamanda spor perakendesindeki daha büyük değişimi de gösteriyor. Çünkü artık tüketici yalnızca en büyük markayı değil; kendisini anlayan, topluluk hissi yaratan ve daha samimi iletişim kurabilen markaları tercih ediyor.

Önümüzdeki dönemde Nike’ın yeniden güçlü bir ivme yakalayıp yakalayamayacağı, yalnızca ürün inovasyonuna değil; markanın kültürel anlatısını yeniden ne kadar net kurabileceğine bağlı olacak gibi görünüyor.

Fenerium’dan Spor Perakendesinde Refleks Pazarlaması Hamlesi: Ciro 1 Milyar TL’Den Fazla Arttı

Fenerbahçe SK bünyesindeki lisanslı ürün markası Fenerium, 2025-2026 sezonunun Haziran-Şubat döneminde güçlü bir büyüme performansı sergiledi. Fenerbahçe Futbol AŞ Yönetim Kurulu Üyesi Sinan Öncel, hızlı refleks ürünleri ve özel kampanyalar sayesinde ürün satışlarında 353 bin adetlik, ciroda ise 1 milyar 140 milyon TL’lik artış sağlandığını açıkladı.

Özellikle e-ticaret tarafındaki ivme dikkat çekti. Fenerium’un online satış adetleri yüzde 41 artışla 405 bin 435’e ulaşırken, e-ticaret cirosu yüzde 101 büyüyerek 478 milyon TL’ye çıktı. Site trafiğinde ise 5 milyonun üzerinde artış kaydedildi.

Sinan Öncel, göreve geldikleri 21 Eylül 2025 sonrasında özellikle hızlı aksiyon alınabilen ürün ve kampanya modellerine odaklandıklarını belirtti. Kasım ayında Galatasaray derbisi haftasında gerçekleştirilen kampanyalarla birlikte, beş günlük dönemde 143 milyon 762 bin TL’lik ciro ve e-ticaret siparişi hacmine ulaşıldığını söyleyen Öncel, bunun Fenerium tarihindeki en yüksek derbi performansı olduğunu ifade etti.

Spor Perakendesinde “Anlık Refleks Pazarlaması” Güçleniyor

Fenerium’un son dönemdeki büyümesinde dikkat çeken unsurlardan biri, maç gündemine ve taraftar psikolojisine hızlı adapte olan kampanya modeli oldu. Özellikle Atatürk Olimpiyat Stadı’ndaki maça özel geliştirilen yağmurluk kampanyası ve ardından gelen 46 refleks kampanya, markanın sezon boyunca yüksek etkileşim yaratmasını sağladı.

Bu yaklaşım, spor perakendesinde klasik sezon planlamasının ötesine geçildiğini gösteriyor. Taraftar ürünleri artık yalnızca forma veya lisanslı ürün satışı değil; anlık gündem, maç atmosferi ve topluluk duygusuyla birlikte yönetilen dinamik bir perakende modeline dönüşüyor.

Sinan Öncel’in vurguladığı “refleks ürün” yaklaşımı da tam olarak bu dönüşüme işaret ediyor. Özellikle dijital kanalların hızlanmasıyla birlikte taraftar davranışına gerçek zamanlı yanıt verebilen markalar, daha güçlü satış performansı elde ediyor.

Spor perakendesinde rekabet artık yalnızca ürün çeşitliliğiyle değil, hız, veri ve taraftar refleksini doğru okuyabilme yeteneğiyle şekilleniyor.

Veri Odaklı Operasyon ve Omni-Channel Yapı Ön Plana Çıkıyor

Fenerbahçe Spor Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi Orkan Orakçıoğlu ise dönüşümün yalnızca satış büyümesiyle sınırlı olmadığını vurguladı. Orakçıoğlu, önceliklerinin daha hızlı reaksiyon veren, veriyi daha doğru kullanan ve operasyonel olarak daha verimli çalışan bir yapı kurmak olduğunu belirtti.

Özellikle stok yönetimi, ürün planlaması ve mağaza operasyonlarında veri kullanımının güçlendirilmesi dikkat çekiyor. Yeni kişi sayım teknolojileri, saatlik trafik analizleri ve mobil satış optimizasyonları sayesinde operasyonel verimliliğin artırıldığı ifade edildi. Ayrıca deplasman ve derbi takvimine göre planlanan mobil TIR operasyonlarının da beklentilerin üzerinde performans yarattığı aktarıldı.

Futbol AŞ Yönetim Kurulu Üyesi Yavuz Selim Demir ise orta ve uzun vadeli mağazacılık vizyonu kapsamında yeni projeler üzerinde çalıştıklarını belirtti. 2 bin 800 metrekarelik yeni Fenerium mağazası hazırlıklarının tamamlandığını söyleyen Demir, kiosk satış modeli ve lojistik altyapı yatırımlarının da gündemde olduğunu ifade etti.

Fenerium Genel Müdürü İrfan Bahadır Baştüzel de markanın bugün 72 mağaza ve yaklaşık 9 bin 800 metrekarelik satış alanıyla 30 şehirde faaliyet gösterdiğini açıkladı. Şirketin kalite ve sürdürülebilirlik odaklı dönüşümüne dikkat çeken Baştüzel, EFQM Yönetim Modeli kapsamında alınan “Üstün Performansta Yetkinlik 4 Yıldız” ödülünün Avrupa’da bir spor kulübü iştiraki için ilk olduğunu söyledi.

Fenerium’un ortaya koyduğu bu yapı, spor kulübü mağazacılığının artık yalnızca lisanslı ürün satışı üzerinden değil; veri analitiği, omni-channel operasyon ve topluluk odaklı perakende deneyimi üzerinden yeniden şekillendiğini gösteriyor.

Birkenstock: Wall Street Neden Artık “Lüks Rüyasına” Eskisi Kadar İnanmıyor?

Birkenstock son birkaç yıldır moda ve yatırım dünyasının en dikkat çekici başarı hikâyelerinden biri olarak görülüyordu. Alman ortopedik sandal markası; lüks moda iş birlikleri, sosyal medya görünürlüğü ve premium yaşam tarzı algısıyla küresel ölçekte güçlü bir moda markasına dönüşmeyi başardı.

Özellikle 2023’teki halka arz sürecinde şirket, yalnızca bir ayakkabı üreticisi değil; geleceğin global “luxury lifestyle” oyuncularından biri olarak konumlandırıldı. Ancak bugün Wall Street aynı hikâyeye artık daha temkinli yaklaşıyor.

Şirket, 2026 mali yılının ikinci çeyreğinde gelirlerini yüzde 19 artırarak 618 milyon euroya çıkardı. Moda sektöründeki mevcut yavaşlama düşünüldüğünde bu büyüme güçlü kabul edilse de yatırımcıların tepkisi sert oldu ve sonuçların ardından şirket hisseleri yüzde 14’ün üzerinde değer kaybetti.

Reuters analizlerine göre piyasa artık Birkenstock’u geleceğin LVMH’si olarak değerlendirmiyor. Yatırımcılar markayı güçlü, kârlı ve premium bir ayakkabı şirketi olarak görmeye devam ediyor; ancak çok kategorili küresel bir lüks gruba dönüşebileceğine dair beklentiler zayıflıyor.

Tek Ürün Gücü, Küresel Lüks İmparatorluğu Kurmak İçin Yeterli Mi?

birkenstock

Wall Street’in yaklaşımındaki değişimin merkezinde şirketin ürün yapısı yer alıyor. Birkenstock hâlâ büyük ölçüde anatomik mantar tabanlı sandalet kategorisine dayanıyor. Oysa klasik lüks holding modelleri; deri ürünleri, aksesuar, kozmetik, mücevher ve moda gibi yüksek marjlı birçok kategori üzerinden büyüyor.

Bu nedenle yatırımcılar artık şu soruyu daha yüksek sesle sormaya başladı:
Bir kült ürün yaratmak, sürdürülebilir bir lüks imparatorluğu kurmak için yeterli mi?

Şirket son dönemde sneaker, kapalı ayakkabı ve aksesuar kategorilerine yatırım yapıyor olsa da, piyasa Birkenstock’un ekonomik temelinin hâlâ sandalet segmentine bağlı olduğunu düşünüyor. Bu durum da markanın ölçeklenebilirliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.

Özellikle lüks sektöründe yatırımcı beklentisi artık yalnızca güçlü marka hikâyesi değil; kategori çeşitliliği, yüksek marj yapısı ve kriz dönemlerinde dayanıklılık gösterebilen operasyonel model üzerine kuruluyor.

Moda sektöründe kültürel görünürlük tek başına yeterli olmuyor; yatırımcılar artık sürdürülebilir kategori gücü ve marj dayanıklılığı arıyor.

“Made in Germany” Modeli Aynı Anda Hem Güç Hem Baskı Yaratıyor

Birkenstock’un dikkat çeken bir diğer özelliği ise üretim yapısı. Şirket üretimin yaklaşık yüzde 95’ini Almanya’da gerçekleştiriyor. Bu model marka açısından kalite, zanaatkârlık ve premium algıyı güçlendiren önemli bir unsur olarak görülüyor.

Ancak aynı yapı, yüksek işçilik maliyetleri ve enerji giderleri nedeniyle operasyonel baskı da yaratıyor. Şirket; Orta Doğu’daki jeopolitik gerilimler, ABD tarifeleri, lojistik maliyetleri ve üretim giderlerinin kârlılığı etkilediğini açıkladı.

Wall Street’in en kritik beklentilerinden biri ise lüks şirketlerin zorlu ekonomik dönemlerde bile marjlarını güçlü şekilde koruyabilmesi. Birkenstock’un mevcut baskılar karşısında daha kırılgan görünmeye başlaması, yatırımcıların yaklaşımını değiştiren temel unsurlardan biri olarak görülüyor.

Bununla birlikte bazı analistler, Avrupa merkezli üretim modelinin uzun vadede stratejik avantaj yaratabileceğini düşünüyor. Özellikle küresel tedarik zinciri krizleri ve ticaret savaşlarının arttığı dönemde, daha kısa lojistik ağları ve daha kontrollü üretim süreçleri markaya farklı bir dayanıklılık sağlayabilir.

Tüm bu tartışmalara rağmen Birkenstock’un zayıflayan bir marka olduğu düşünülmüyor. Özellikle Asya-Pasifik bölgesinde şirket hâlâ yüzde 20’nin üzerinde büyüme kaydediyor. Marka; güçlü kimliği, kült ürünleri ve doğrudan tüketiciye satış modeli sayesinde küresel moda ekosisteminde etkisini sürdürmeye devam ediyor.

Macrocenter’ın Genel Müdür Yardımcısı Tülye Sekendiz Oldu

Migros’ta üst düzey bir atama gerçekleşti. Şirket bünyesinde uzun yıllara dayanan deneyimiyle mağazacılıktan pazarlamaya, Macrocenter’ın yeniden yapılandırılmasından iş birimi liderliğine kadar birçok kritik rolde görev alan Tülye Sekendiz, Macrocenter Genel Müdür Yardımcısı olarak atandı.

Saha deneyimi, müşteri odaklı yaklaşımı ve farklı iş alanlarındaki liderlik tecrübesiyle Migros bünyesinde önemli sorumluluklar üstlenen Sekendiz, yeni görevinde Macrocenter’ın büyüme yolculuğuna katkı sunmaya devam edecek.

1994 yılında Migros’ta kariyerine başlayan Tülye Sekendiz, perakende sektöründe 30 yıla yakın deneyimi boyunca satış, pazarlama ve format yönetimi alanlarında çeşitli kritik sorumluluklar üstlendi. Macrocenter markasının gelişim sürecinde uzun yıllar farklı yönetim rollerinde görev alan Sekendiz, 2021–2026 döneminde Macrocenter Managing Director olarak iş biriminin yönetimini sürdürdü.

Ocak 2026 itibarıyla Macrocenter Genel Müdür Yardımcısı olarak atanan Tülye Sekendiz, markanın stratejik büyüme ve operasyonel yönetim süreçlerinden sorumlu olacak.

Marketlerde Yeni Dönem: TETT Geçen Ürünler Ayrı Alanlarda Sunulacak

Tarım ve Orman Bakanlığı, Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi (TETT) geçmiş bazı uzun ömürlü gıdaların belirli şartlarla satışına izin veren yeni düzenlemeyi hayata geçirdi. Bakanlık tarafından 81 il müdürlüğüne, esnaf odalarına ve ilgili birliklere gönderilen genelgede, TETT ile Son Tüketim Tarihi (STT) arasındaki fark net şekilde ortaya konuldu.

Yeni uygulamayla birlikte market ve bakkallarda, tarihi geçmiş ancak belirli koşullarda tüketilebilir kabul edilen ürünler için ayrı reyonlar oluşturulacak.

STT ve TETT Ayrımı Netleştirildi

market

Düzenlemeye göre iki farklı tarih sistemi farklı anlamlar taşıyor. Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi (TETT), ürünün uygun saklama koşullarında tat, aroma ve kalite gibi özelliklerini koruduğu süreyi ifade ediyor. Bu tarihin geçmesi ürünün doğrudan sağlık riski oluşturduğu anlamına gelmiyor.

Özellikle makarna, çay, kahve, bulgur, un, pirinç ve şeker gibi kuru ve uzun ömürlü ürünlerde TETT sonrası satışın önü açılmış oldu.

Buna karşılık süt, peynir, et ve benzeri hızlı bozulabilen ürünlerde kullanılan Son Tüketim Tarihi (STT) ise doğrudan gıda güvenliğiyle ilişkilendiriliyor. STT’si geçen ürünlerin satışta bulunması kesin olarak yasak olmaya devam edecek.

Tarihi Geçen Ürünler Ayrı Reyonda Satılacak

Yeni uygulamayla birlikte TETT’si geçmiş ürünler marketlerde diğer gıdalardan tamamen ayrı alanlarda satışa sunulacak. Bu ürünlerin bulunduğu reyonlarda tüketim tarihinin geçtiğine dair bilgilendirici ibarelerin açık şekilde yer alması zorunlu olacak.

Tarım ve Orman Bakanlığı, bu ürünlerin normal raf düzeni içinde tüketicilere sunulmasının önüne geçmeyi hedefliyor.

Denetimler Sıkılaştırılacak

Bakanlığın talimatına göre il müdürlükleri tarafından gerçekleştirilecek denetimlerde, satışa sunulan ürünlerden gerektiğinde laboratuvar analizi için numune alınabilecek.

Kurallara aykırı şekilde satış yapan, bozulmuş ürün bulunduran veya TETT’si geçmiş ürünleri ayrı reyonlarda sergilemeyen işletmelere idari yaptırımlar uygulanacak.

Özellikle STT’si geçmiş ürünlerin satışta bulunması halinde yüksek para cezaları ve ürünlere el koyma işlemleri devreye alınacak.

Sorumluluk İşletmelerde Olacak

Düzenlemenin en dikkat çeken başlıklarından biri ise sorumluluğun doğrudan işletmelere bırakılması oldu. TETT’si geçmiş ürünün hâlâ tüketilebilir durumda olup olmadığının kontrolü market yönetiminin yükümlülüğünde olacak.

İşletme, ürünün tüketim açısından uygun olduğunu değerlendirirse, ürünü özel reyonda ve gerekli bilgilendirmelerle satışa sunabilecek.

Uzmanlar ise uygulamanın hem gıda israfını azaltma potansiyeli taşıdığını hem de denetim süreçlerinin önemini artırdığını vurguluyor.

Bayramda Şehir Dışına Çıkacakların Oranı %36 arabam.com: Yolculuklarda İlk Tercih Kişisel Araçla

arabam.com’un 2.640 kullanıcının katılımıyla gerçekleştirdiği araştırma, 2026 Kurban Bayram tatiline ilişkin seyahat eğilimlerini ortaya koydu. Araştırmaya katılanların %36’sı Kurban Bayramı’nda şehir dışına çıkmayı planlıyor. Verilere göre Ramazan Bayramı’nda şehirde kalıp Kurban Bayramı’nda seyahat edeceğini söyleyenlerin oranı %19 ile dikkat çekiyor. Her iki bayramda da tatil rotası oluşturanların oranı %17 olurken, iki bayramda da yaşadığı şehirde kalacağını söyleyenlerin oranı %55 olarak kaydediliyor. Ramazan’da seyahat edip Kurban Bayramı’nı evinde geçireceklerin oranı %9 ile sınırlı kalıyor. Kurban Bayramı tatilinde seyahat edeceklerin %63’ü ise kendi aracıyla yollarda olacak.

Kurban Bayramı’nda seyahat tercihinde “uzun tatil” etkisi

image 2


Ramazan Bayramı’nda seyahat etmeyip Kurban Bayramı’nda seyahat edeceğini belirten kullanıcılara bunun nedeni sorulduğunda %28 oranları ile “daha uzun tatil süresi” ve “memleket ve aile ziyareti için daha uygun dönem olması” şıkları ilk sırada yer alıyor. Katılımcıların %22’si yaz sezonuna denk gelmesini, %13’i ise açık hava ve tatil aktiviteleri için daha elverişli olmasını tercih nedeni olarak gösteriyor.

Bayram yolculuğunda ilk tercih yine karayolu

image 3


Kurban Bayramı’nda seyahat etmeyi planlayan kullanıcıların tercihi ağırlıklı olarak karayolu oldu. Katılımcıların %63’ü yolculuğa kendi aracıyla çıkacağını belirtirken %14’ü uçak, %10’u otobüs, %7’si kiralık araç ve %7’si tren ile seyahat etmeyi planladığını belirtiyor. Veriler, bayram döneminde karayolu trafiğinde yoğunluk yaşanacağına işaret ediyor.

image

Bayramda gelenekler hala etkili


Araştırmaya göre katılımcıların %48’i Kurban Bayramı’nı memleket / aile ziyaretiyle geçirmeyi planlıyor. Yanıtlayanların %18’i deniz / otel tatili, %14’ü yurt dışı tatili, %13’ü kültür / gastronomi turu planladığını belirtiyor. %7’lik bir kesim ise “diğer” seçeneğini belirtiyor. Sonuçlar, değişen seyahat alışkanlıklarına rağmen bayram dönemlerinde aile ziyaretlerinin önemini koruduğunu gösteriyor.

image 1


Kurban Bayramı’nda şehirde kalmayı tercih eden kullanıcılara sebepleri sorulduğunda ise %25’lik oranlar ile “artan seyahat maliyetleri” ile “Kurban Bayramı’nın organizasyon ve kurban süreci nedeniyle uygun olmadığı” seçenekleri işaretlendi. Katılımcıların %21’i tatil hakkını Ramazan Bayramı’nda kullanmış olduğunu belirtirken, %17’si yoğun trafik ve kalabalıktan kaçınmak istediğini belirtiyor. Katılımcıların %11’i ise diğer seçeneğini işaretliyor.

image 4

Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan arabam.com CEO’su Önder Oğuzhan “Araştırmamız, kullanıcıların bayram dönemlerinde aile ziyaretlerini ve kendi araçlarıyla seyahat etmeyi önceliklendirdiğini gösteriyor. Özellikle Kurban Bayramı’nda karayolu kullanımının yüksek olması nedeniyle trafikte yoğunluk yaşanması bekleniyor. Bu nedenle sürücülerin yolculuk öncesinde araç bakımlarını yaptırmaları, trafik kurallarına dikkat etmeleri ve güvenli sürüş konusunda hassas davranmaları büyük önem taşıyor” açıklamasında bulundu.

arabam.com hakkında

Türkiye’nin otomobil piyasasında ilk online ilan platformu arabam.com, 2000 yılında kuruldu. Şirket, 2016 yılında Sigortam.net, Kariyer.net gibi sektörünün lideri pek çok şirketi portföyünde bulunduran iLab bünyesine katıldı. İnternetten araç almayı ve satmayı çok daha güvenilir, kolay ve konforlu kılmak üzere tüm sistemini mükemmelleştirme misyonuyla çalışan arabam.com ekibi, her ay yeni fonksiyonlarla kullanıcılarının deneyimini iyileştirmeyi amaçlıyor. Araç ilanı vermek isteyen veya araç almak isteyenler iOS ve Android cihazlar için hazırlanan arabam.com mobil uygulaması ile her an, her yerden işlemlerini yapabiliyor.

Görsel Mağazacılıkta Yeni Yaklaşım: Strateji, Tasarım ve Deneyimin Kesişimi

Perakende dünyasında mağaza deneyimi giderek daha stratejik bir alan haline gelirken, görsel mağazacılık da estetik bir uygulama olmanın ötesine geçerek marka algısı ve satış performansını doğrudan etkileyen bir yapıya dönüşüyor.

İstanbul School of Visual Merchandising bünyesinde kurulan Creative Lab ise bu dönüşümü yalnızca eğitimle sınırlamayan, markalarla sahada birebir çalışan bir model sunuyor.

Eğitim, tasarım ve danışmanlık süreçlerini bir araya getiren bu yapı; vitrinden mağaza içi iletişime, konsept geliştirmeden metrekare kullanımına kadar perakendeyi bütüncül bir bakış açısıyla ele alıyor.

Bu söyleşide Creative Lab’in ortaya çıkış hikâyesini, markalarla yürütülen projelerde öne çıkan ihtiyaçları ve görsel mağazacılığın perakendedeki dönüşen rolünü İstanbul School of Visual Merchandising Kurucusu Figen Yılmaz ile Bi’Sektör Dergi İlkbahar 2026 sayısında konuştuk.

İstanbul School of Visual Merchandising bünyesinde kurduğunuz Creative Lab, eğitim tarafının ötesine geçerek markalarla proje bazlı çalışmalar da yürütüyor. Creative Lab’i kurarken temel amacınız neydi? Bu yapı perakende markalarına nasıl bir değer sunuyor?

Creative Lab, İstanbul School of Visual Merchandising çatısı altında tasarım ve danışmanlık hizmeti verdiğimiz birimimizdir.Çıkış noktası; eğitimlerde aktardığımız bilginin sahada gerçek bir karşılık bulması ihtiyacıyla birlikte, perakende sektörüne daha bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşma gerekliliğiydi.Sektörde farklı ajans yapılarıyla çalışan markalar var. Biz ise perakende geçmişi olan, görsel mağazacılık dinamiklerine hâkim ve sahada aktif deneyimi bulunan bir ekip olarak sürece daha geniş bir perspektiften yaklaşıyoruz.

görsel mağazacılıkta yeni yaklaşım: strateji, tasarım ve deneyimin kesişimi

Creative Lab kapsamında yaklaşımımız; yalnızca estetik üretmek değil, vitrinden mağaza içi görsel iletişime, ürün sunumundan metrekare kullanımına kadar tüm alanları birlikte ele alarak bütüncül bir kurgu oluşturmak.Bu yaklaşımın temelinde, yıllara dayanan saha deneyimi ve perakende süreçlerinde tekrar eden ihtiyaçları doğru okuma ve doğru noktada çözüm üretme alışkanlığı var.Aynı zamanda perakende teknolojileri ve dijitalleşme süreçlerini yakından takip ediyor, bu gelişmeleri birlikte çalıştığımız markalarla paylaşarak tasarım süreçlerine entegre etmeyi önemsiyoruz.

Aslında Creative Lab tam olarak bu bakış açısıyla ortaya çıktı.Bu yapı kapsamında markalara yalnızca tasarım sunulmuyor; koleksiyon, hedef kitle ve mağaza dinamikleri birlikte ele alınarak daha dengeli ve sürdürülebilir bir yapı oluşturmayı merkezimize alıyoruz.Bizim odak noktamız da tam olarak bu: Markaların ihtiyaçlarını doğru anlayan ve sahada karşılık bulan çözümler üretmek ve her detaya bütüncül yaklaşmak.

Creative Lab kapsamında markalarla yürüttüğünüz çalışmalarda genellikle hangi alanlara odaklanıyorsunuz? Vitrin tasarımı, mağaza içi görsel iletişim ve konsept geliştirme gibi başlıklarda markalar sizden en çok hangi konularda destek talep ediyor?

Creative Lab kapsamında vitrin tasarımı, mağaza içi görsel iletişim, mağaza tasarımı ve konsept geliştirme başlıklarının tamamında markalardan talep alıyoruz.Ancak sahada en sık karşılaştığımız durum, markaların talep ettikleri konular ile gerçekten ihtiyaç duydukları önceliklerin her zaman birebir örtüşmemesi.Bu noktada yaklaşımımız; yalnızca talebi karşılamak değil, markanın mevcut yapısını, marka DNA’sını ve mağaza dinamiklerini doğru analiz ederek ihtiyaçları doğru sırayla ele almak.Çünkü vitrin, mağaza içi görsel iletişim, ürün sunumu ve genel mağaza kurgusu birbirinden bağımsız değil; birbiriyle bağlantılı ve birbirini doğrudan etkileyen alanlar. Bu alanlar arasındaki uyum, hem marka algısını hem de satış performansını belirleyen en önemli faktörlerden biri. Bu nedenle her projeye, bütçenin doğru yerde ve doğru önceliklerle kullanılması perspektifiyle yaklaşıyoruz.Amacımız yalnızca tasarım üretmek değil;markaları bu süreçte bilinçlendirmek, doğru karar almalarını desteklemek ve daha sürdürülebilir bir yapı oluşturmalarına katkı sağlamak.Bu yaklaşım, hem tasarım danışmanlığı sürecinde hem de kurumsal eğitimlerimizde ortak bir temel oluşturuyor.

Görsel mağazacılık uzun yıllar “estetik bir vitrin düzenlemesi” olarak algılandı. Oysa bugün mağaza deneyimi ve satış performansıyla doğrudan ilişkili stratejik bir alan olarak görülüyor. Sizce markalar bu dönüşümü yeterince fark etti mi?

Perakende ve görsel mağazacılık tarafında eskiye kıyasla önemli bir değişim ve dönüşüm var.Bugün hem global hem yerel ölçekte kendini geliştiren, güncelleyen ve bu alana bilinçli yatırım yapan markaların sayısı artıyor. Ancak buna rağmen, görsel mağazacılığın markalar içindeki konumlandırılması hâlâ istenilen seviyede değil.Birçok köklü markada bu alan hâlâ operasyonel bir birim olarak ele alınıyor ve çoğunlukla satış ya da pazarlama departmanlarına bağlı şekilde ilerliyor.Oysa görsel mağazacılık; yalnızca uygulama yapan, operasyonel süreci yöneten bir birim değil, yaratıcılık, tasarım, operasyon ve üretim süreçlerini bir arada yöneten çok katmanlı bir yapı. Bu nedenle markaların, görsel mağazacılığı kendi içinde daha bağımsız, daha stratejik ve daha bütüncül bir yapı olarak konumlandırması gerekiyor.

Bugün sektörde çok değerli, eğitimli ve yaratıcı bakış açısına sahip ekipler var; ancak bu potansiyel çoğu zaman operasyonel süreçlerin içinde kalıyor. Bu yapının dönüşmesi için markaların hem organizasyonel yapılarını hem de iç eğitim ve gelişim alanlarını yeniden ele alması önemli.Çünkü günümüz perakendesinde başarı yalnızca doğru ürün ve doğru lokasyonla değil; ürünün nasıl sunulduğuyla doğrudan bağlantılı.Görsel mağazacılık yalnızca estetik bir düzenleme olarak sınırlamayıp,veriyle, stratejiyle ve müşteri davranışıyla birlikte ele alınması gereken bir alan olarak değerlendirmek gerekir.Bu dönüşümü doğru yöneten markalar, hem daha sürdürülebilir hem de ölçülebilir bir başarı elde ediyor.Bu noktada en önemli kırılma, görsel mağazacılığın “maliyet yaratan” bir alan olarak değil, doğru kurgulandığında doğrudan değer ve kazanç üreten bir yatırım olarak görülmesi. Türkiye’de bu alanda gidilecek bir yol var.

ekran resmi 2026 05 20 11.51.22

Biz de İstanbul School of Visual Merchandising olarak hem eğitim hem de tasarım danışmanlığı tarafında bu dönüşümün bir parçası olmayı hedefliyoruz. Amacımız yalnızca bugünü değil,bu alanda daha bilinçli, daha donanımlı ve daha stratejik düşünebilen bir yapının temellerini oluşturmak.Kısa vadede bu dönüşümün tamamını görmek mümkün olmayabilir;ancak uzun vadede, bu alana yapılan yatırımın ve verilen eğitimin karşılığının çok daha net ortaya çıkacağına inanıyoruz.

Biz bugün, bu bakış açısıyla geleceğin zeminini hazırlıyoruz.

Yakın zamanda düzenlediğiniz yılbaşı vitrin tasarım yarışması sektörde oldukça dikkat çekti. Bu yarışmayı düzenleme fikri nasıl ortaya çıktı? Bu tür projelerin görsel mağazacılık alanına nasıl bir katkı sağladığını düşünüyorsunuz?

İstanbul School of Visual Merchandising olarak, Türkiye’de yalnızca bu alana odaklanan ilk ve tek eğitim yapısıyız. Bu nedenle sektöre katkıyı yalnızca eğitimle sınırlı tutmayan, üretimi teşvik eden bir yaklaşımı benimsiyoruz.Yılbaşı vitrin tasarım yarışması da bu bakış açısının bir sonucu olarak ortaya çıktı.Bu yarışmayla öncelikli amacımız; tasarımı daha fazla konuşmak ve bu alana ilgi duyan, ancak çoğu zaman kendine alan bulamayan gençlere somut bir ifade alanı açmaktı. Sektörde tasarım ve yaratıcılıkla ilgili hâlâ “ne kadar kreatif, o kadar maliyetli” gibi bir algı var. Oysa tasarımın değeri yalnızca bütçeyle değil, fikirle ve bakış açısıyla belirlenir. Bu bakış açısını değiştirmek de bizim için önemli bir motivasyondu.Bu nedenle yarışmayı özellikle sektör deneyimi olmayan, bu alana ilgi duyan ve kendini ifade etmek isteyen üniversite öğrencilerine açtık.Kısa bir süre içinde, yaklaşık kırk gün gibi bir zaman diliminde, beklediğimizin üzerinde bir başvuru ile çok güçlü yaratıcı işler ortaya çıktı.

Bu süreçte bir kez daha gördük ki; doğru alan açıldığında, gençler çok güçlü ve özgün fikirlerle karşılık verebiliyor.Yarışmanın bir diğer önemli boyutu da, dereceye giren katılımcılara sunduğumuz eğitim fırsatı oldu.Kazanan öğrencilerin bu haklarını saklı tutarak, açtığımız eğitim programlarında öncelikli olarak yer almalarını sağlıyoruz. Bu yaklaşım, yalnızca bir ödül sunmak değil, gelişim süreçlerini desteklemek açısından bizim için çok kıymetli.Bu tür organizasyonların en önemli katkısı, tasarımı görünür kılmak ve yaratıcı potansiyeli desteklemek. Önümüzdeki süreçte, bu yarışmaların daha geniş kitlelere ulaşabilmesi ve sürdürülebilir bir yapıya dönüşebilmesi için marka iş birlikleri ve sponsorluk desteğini çok önemsiyoruz.Özellikle tasarımların marka özelinde ele alınması ve sahada karşılık bulması, bu süreci çok daha değerli hale getirecektir.Bu noktada markalarla kurulacak iş birliklerini yalnızca bir destek değil, birlikte üretim ve gelişim alanı olarak görüyoruz.Ve kurum olarak mottomuzu tekrar vurgulamak isterim: Sektörde daha çok tasarımın konuşulduğu, daha fazla ilhamın paylaşıldığı bir yapının oluşmasına öncülük etmeyi çok önemsiyoruz.

Bu yarışma aynı zamanda genç tasarımcılar ve sektöre adım atmak isteyen kişiler için önemli bir platform oluşturdu. Yarışma sürecinde sizi en çok etkileyen projeler veya yaklaşımlar neler oldu?

Yarışma sürecinde en dikkat çeken nokta, katılımcıların gösterdiği özen, araştırma derinliği ve yaratıcı yaklaşım oldu.“Yılbaşı Vitrinini Tasarla, Yeni Yılda Parla” temasıyla kurguladığımız yarışmada, katılımcılardan belirlediğimiz kriterler doğrultusunda vitrin tasarımı geliştirmelerini istedik. Bu alanda daha önce deneyimi olmayan birçok katılımcının, konuyu detaylı şekilde araştırarak güçlü ve yaratıcı işler ortaya koyduğunu görmek oldukça etkileyiciydi. Kısa bir sürede beklediğimizin üzerinde başvuru aldık ve değerlendirme sürecinde seçim yapmakta zorlandık. Bu süreç bize şunu net olarak gösterdi:Bu alana ilgi duyan, üretmek isteyen ve doğru yönlendirildiğinde çok güçlü işler ortaya koyabilecek ciddi bir potansiyel var. Bu potansiyelin gelişebilmesi için en kritik konu, katılımcıların tasarımla ne kadar temas edebildiği ve kendilerini ifade edebilecekleri ortamların ne kadar erişilebilir olduğu.Ne kadar çok üretim sürecine dahil olurlarsa, gelişimleri de o kadar hızlanıyor.Biz İstanbul School of Visual Merchandising olarak, vitrin tasarımı özelinde bu alana ilgi duyan gençleri desteklemeyi, cesaretlendirmeyi ve kendilerini ifade edebilecekleri zeminler oluşturmayı çok önemsiyoruz.Bu yarışma da bu yaklaşımın somut bir karşılığı oldu.Geçmişte farklı yarışmalar yapılmış olabilir; ancak bu alana odaklanan bir eğitim kurumu olarak, vitrin tasarımını doğrudan gençlerle buluşturmak ve bu alanda üretim yapabilecekleri bir yapı oluşturmak bizim için önemli bir sorumluluk.Bu sürecin sürdürülebilir olması için ise deneyim alanlarının genişlemesi gerekiyor.Bu noktada markaların genç tasarımcılara fırsat sunması ve bu sürecin bir parçası olması büyük önem taşıyor.Bu nedenle önümüzdeki yarışmalar için marka iş birliklerine ve sponsorluklara açık olduğumuzu özellikle tekrar belirtmek isterim.Tasarımların marka ile buluşması, daha geniş kitlelere ulaşması ve sahada karşılık bulması, bu süreci çok daha değerli hale getiriyor.

Son olarak, yılbaşı vitrin yarışmasının bir başlangıç olduğunu söyleyebilir miyiz? Okul çatısı altında benzer yarışmalar veya yeni projelerle sektöre katkı sağlamaya devam etmeyi planlıyor musunuz?

Bu yarışmayı bir başlangıç olarak görüyoruz.İstanbul School of Visual Merchandising olarak odağımız; bu alana ilgi duyan, üretmek isteyen ve kendini geliştirmek isteyen kişilere sürdürülebilir bir gelişim alanı sunmak.

ekran resmi 2026 05 20 11.51.41
görsel mağazacılıkta yeni yaklaşım: strateji, tasarım ve deneyimin kesişimi 13

Bu tür çalışmalarla amacımız, tasarımın daha fazla konuşulduğu, daha fazla kişinin bu alana cesaretle yaklaşabildiği ve kendini ifade edebildiği bir zemin oluşturmak.Bu yaklaşımı, önümüzdeki süreçte de benzer projeler ve farklı içeriklerle devam ettirmeyi; öğrencilerimize yeni fırsatlar sunarak bu alanı daha da geliştirmeyi hedefliyoruz.

Bu sürecin sağlıklı ve sürdürülebilir ilerleyebilmesi için ise sektörle kurulan iş birlikleri büyük önem taşıyor.Bu noktada, bu alana katkı sunmak isteyen markalarla bir araya gelmeye ve birlikte geliştirmeye her zaman açık olduğumuzu da özellikle belirtmek isterim.Bu vesileyle, yarışma sürecine sağladıkları katkı ve öğrencilerimizin medya zirvesine katılımını destekledikleri için Bi’Sektör ekibine ayrıca teşekkür etmek isterim. Bu tür platformların, genç yeteneklerin görünür hale gelmesi ve sektöre kazandırılması açısından önemli bir rol üstlendiğine inanıyorum.

Miniso, Uygun Fiyatlı Perakendeden Kültürel Marka Ekonomisine Geçiyor: Şanghay’daki İlk Miniso Galeri

Miniso, Şanghay’da açtığı ilk “Miniso Gallery” konseptiyle marka stratejisinde yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Şirket, yeni galeriyi yalnızca bir sergi alanı değil; global sanatçılar ve IP odaklı yaratıcı projeler için iş birliği platformu olarak konumlandırıyor.

33

Bund City Hall Plaza’da açılan yeni konsept mağaza, Miniso’nun son dönemde hız verdiği IP ve deneyim odaklı büyüme stratejisinin önemli parçalarından biri olarak görülüyor. Galerinin ilk sergisinde ise Endonezyalı çağdaş sanatçı Ryo Laksamana, bilinen adıyla Ryol’un çalışmaları yer alıyor. Sanatçı aynı zamanda Miniso’nun ilk global özel sanatçısı olarak konumlandırılıyor.

Şirketin bu hamlesi, klasik uygun fiyatlı ürün perakendeciliğinden daha kültürel ve deneyim merkezli bir marka yapısına geçmeye çalıştığını gösteriyor. Özellikle genç tüketici kitlesiyle bağ kurmak isteyen markalar için IP iş birlikleri artık yalnızca lisans anlaşması değil; doğrudan marka kimliği stratejisinin parçası haline geliyor.

Perakendede IP ve Kültürel Deneyim Ekonomisi Güçleniyor

miniso2

Son yıllarda özellikle Asya merkezli perakende markalarının büyüme stratejilerinde IP odaklı yaklaşımın daha görünür hale geldiği görülüyor. Karakterler, sanatçılar, anime kültürü ve yaratıcı iş birlikleri; mağaza trafiği yaratmanın yanı sıra sosyal medya görünürlüğünü de artırıyor.

Miniso’nun yeni galeri konsepti de bu dönüşümün dikkat çekici örneklerinden biri. Şirket artık yalnızca ürün satan bir retailer değil; sanat, tasarım ve pop kültürü etrafında topluluk oluşturan bir platform olmaya çalışıyor.

Özellikle galerinin, şirketin deneyim odaklı konsepti olan “Miniso Land”e yürüme mesafesinde konumlanması dikkat çekiyor. Bu yapı, fiziksel mağazaların giderek daha fazla “deneyim ekosistemi” mantığıyla tasarlandığını gösteriyor.

Miniso Kurucusu ve CEO’su Ye Guofu, galerinin yalnızca sergi alanı değil; genç sanatçıların global görünürlük kazanabileceği ticari bir platform olarak planlandığını belirtiyor. Şirket, global IP deneyimini sanatçılarla birleştirerek yaratıcı içeriklerin daha büyük ölçeklerde ticarileştirilebileceğini düşünüyor.

Perakendede mağaza artık yalnızca satış noktası değil; kültürel içerik, topluluk ve deneyim üretim alanına dönüşüyor.

Miniso, Küresel Marka Algısını Yeniden İnşa Etmeye Çalışıyor

miniso

Bugün 100’den fazla ülkede 8 binden fazla mağazaya ulaşan Miniso, özellikle son yıllarda ürün çeşitliliğinden çok marka algısını dönüştürmeye odaklanıyor. Daha önce ağırlıklı olarak “uygun fiyatlı lifestyle retailer” kimliğiyle öne çıkan şirket, artık IP tabanlı kültürel marka modeli oluşturmaya çalışıyor.

Şanghay’daki ilk galerinin ardından Hong Kong, Pekin, Tokyo, Paris ve New York gibi şehirlerde yeni Miniso Gallery alanlarının açılması planlanıyor. Bu strateji, markanın yalnızca mağaza sayısını büyütmek yerine; küresel kültürel görünürlüğünü artırmaya çalıştığını gösteriyor.

Özellikle Z kuşağı tüketicisinin alışveriş davranışı düşünüldüğünde, ürün kadar hikâye, deneyim ve sosyal paylaşım değeri de önem kazanıyor. Bu nedenle IP iş birlikleri ve yaratıcı projeler, fiziksel mağazalar için yeni trafik motoruna dönüşüyor.

Miniso’nun attığı bu adım, perakende sektöründe mağazacılığın giderek daha fazla “medya + deneyim + kültür” modeline evrildiğini gösteren dikkat çekici örneklerden biri olarak öne çıkıyor.

Starbucks Korea’nın “Tank Day” Krizi, Global Perakendede Yerel Yönetim Riskini Yeniden Gündeme Taşıdı

Starbucks Korea’nın 18 Mayıs’ta başlattığı “Tank Day” kampanyası, kısa süre içinde Güney Kore’nin en büyük kurumsal krizlerinden birine dönüştü. İlk etapta yalnızca başarısız bir pazarlama çalışması gibi görünen kampanya, ülkenin siyasi hafızası ve tarihsel travmalarıyla ilişkilendirilince çok daha büyük bir toplumsal tepkiye yol açtı.

Kampanya kapsamında “Tank” isimli tumbler koleksiyonu için kullanılan “Tank Day. Bang on the Desk.” sloganı, Güney Kore’de son derece hassas iki tarihsel olayı çağrıştırdığı gerekçesiyle eleştirildi. Çünkü 18 Mayıs tarihi, 1980’de gerçekleşen Gwangju Demokrasi Hareketi’nin yıl dönümüne denk geliyor. O dönemde askeri yönetimin protestoculara karşı tanklar ve askerî güç kullanması, Güney Kore’nin modern tarihindeki en travmatik olaylardan biri olarak kabul ediliyor.

Tepkinin büyümesindeki ikinci unsur ise “Bang on the Desk” ifadesi oldu. Bu slogan, 1987’de işkence altında hayatını kaybeden öğrenci aktivist Park Jong-chul’un ölümüne ilişkin yapılan resmi açıklamayı hatırlattı. Dönemin yetkilileri, öğrencinin “masaya vurulunca çıkan ses” sonrası öldüğünü iddia etmiş; ancak daha sonra olayın ağır işkence sonucu gerçekleştiği ortaya çıkmıştı.

Bu nedenle birçok kullanıcı kampanyanın, Güney Kore’nin demokratik mücadele tarihindeki iki büyük travmayı dolaylı şekilde çağrıştırdığını savundu.

Starbucks Markası ile Yerel Operasyon Arasındaki “Yönetim Boşluğu” Tartışılıyor

starbucks kore

Krizin dikkat çeken yönlerinden biri de Starbucks Korea’nın mevcut yapısı oldu. Şirket, 2021’den bu yana doğrudan Seattle merkezli Starbucks yönetimi tarafından değil; Shinsegae Group bünyesindeki SCK Company tarafından yönetiliyor.

Bu yapı, global marka ile yerel operasyon arasında yeni bir “governance gap” yani yönetim boşluğu tartışmasını gündeme taşıdı. Çünkü Starbucks global doğrudan operasyonu yönetmese bile, tüketici gözünde marka itibarı hâlâ tamamen Starbucks adıyla ilişkilendiriliyor.

Krizin büyümesiyle birlikte Starbucks Korea CEO’su Sohn Jeong-hyun görevden alınırken, Shinsegae Group Başkanı Chung Yong-jin kamuoyundan özür diledi. Ardından Starbucks global yönetimi de daha sıkı içerik denetimi ve çalışan eğitimleri uygulanacağını açıkladı.

Ancak kriz yalnızca yönetim değişikliğiyle sınırlı kalmadı. Sosyal medyada kullanıcılar Starbucks ürünlerini parçaladıkları videolar paylaşırken, uygulama üyeliklerini iptal eden ve ön ödemeli bakiyelerini çeken kullanıcı sayısı hızla arttı. Özellikle “tal-buck” adı verilen ve “Starbucks’tan ayrılmak” anlamında kullanılan yeni bir ifade kısa sürede dijital platformlarda yayılmaya başladı.

Global perakendede marka kontrolü artık yalnızca ürün ve mağaza standardı değil, kültürel hassasiyet yönetimi üzerinden de ölçülüyor.

Sadakat Ekosistemi ve Marka Güveni Daha Büyük Risk Altında Olabilir

Krizin finansal etkileri de kısa sürede görülmeye başladı. Starbucks Korea ile bağlantılı E-Mart hisseleri bir gün içinde %5,5 değer kaybetti. Ancak sektör tarafında asıl riskin kısa vadeli finansal kayıptan çok, marka sadakati tarafında oluşabileceği değerlendiriliyor.

Çünkü Starbucks Korea’nın 13 milyondan fazla mobil uygulama kullanıcısından oluşan güçlü bir sadakat ekosistemi bulunuyor. Özellikle üyelik tabanlı perakende modellerinde marka güveni zedelendiğinde, müşteri kaybının etkisi yalnızca kısa dönem satışlarla sınırlı kalmıyor.

Yaşanan süreç, global markaların yerel kültürel bağlamı anlamadan yürüttüğü kampanyaların ne kadar büyük risk yaratabileceğini de gösteriyor. Özellikle tarihsel ve politik hassasiyetlerin yüksek olduğu pazarlarda, yalnızca yaratıcı fikir üretmek değil; içeriklerin kültürel filtrelerden geçirilmesi de kritik hale geliyor.

Starbucks Korea örneği, önümüzdeki dönemde global perakende markalarının yerel pazarlarda daha sıkı içerik denetimi, kültürel danışmanlık ve kriz önleme süreçlerine yatırım yapmasına neden olabilir. Çünkü artık marka riski yalnızca ürün kalitesiyle değil, toplumsal hafızayla kurulan ilişki üzerinden de şekilleniyor.

İstikbal’in Yeni Sahibi Belli Oldu: Paşalı Grup Dönemi Başlıyor

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) satış sürecini yürüttüğü İstikbal Mobilya’nın Hazine’ye ait yüzde 100 hisselerinin devri için gerçekleştirilen ihale tamamlandı. Muhammen bedeli 16 milyar 500 milyon lira olarak belirlenen ihaleyi Paşalı Grup kazandı. Satış işlemi için Rekabet Kurulu izin süreci başlatıldı.

İhale Süreci Tamamlandı

Türkiye mobilya sektörünün önde gelen markalarından İstikbal Mobilya’nın Hazine mülkiyetindeki yüzde 100 oranındaki hisseleri için düzenlenen ihale, kapalı teklif isteme ve açık artırma yöntemlerinin birlikte uygulanmasıyla gerçekleştirildi.

12 Mayıs 2026 tarihinde yapılan ihale kapsamında, nominal değeri 1 TL olan toplam 512 milyon adet pay satışa çıkarıldı. TMSF Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen açık artırmaya üç şirket katıldı. Yapılan değerlendirmelerin ardından İstikbal Mobilya’nın yeni sahibi İzmir merkezli Paşalı Grup oldu.

Paşalı Grup Hakkında

40 yılı aşkın geçmişe sahip Paşalı Grup; otomotiv, inşaat, gıda ve turizm başta olmak üzere farklı sektörlerde faaliyet gösteriyor. Grup, gerçekleştirdiği yatırımlarla Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde faaliyetlerini sürdürüyor.

Rekabet Kurulu Süreci Başlatıldı

TMSF tarafından satış sürecine ilişkin yapılan açıklamada, uygun teklif veren yatırımcı için Rekabet Kurulu izin sürecinin başlatıldığı belirtildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Satışı Resmi Gazete, ulusal çapta yayın yapan gazeteler ve TMSF’nin internet sitesinde ilan edilen; Hazine mülkiyetinde bulunan yüzde 100 oranındaki İstikbal Mobilya Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi paylarının 12.05.2026 tarihli satış ihalesinde uygun teklif veren yatırımcılar için Rekabet Kurulu izin süreci başlatılmıştır.”