Ana Sayfa Blog Sayfa 98

2026 Yılında Tüketicilerin En Çok Dikkat Çeken Konuları: Gerçeklerden Kaçış, Trendlerden Kopma ve Kendini Koruma

Euromonitor, Morgan Stanley, Pinterest, TikTok ve WGSN gibi farklı küresel araştırma ve veri kaynaklarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan analizler, 2026 yılında tüketici davranışlarının belirgin biçimde yeniden şekillendiğini ortaya koyuyor. Farklı veri setlerinin kesiştiği bu tablo, tüketicinin yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda duygusal ve kültürel dinamiklerle hareket ettiğini gösteriyor.

Ortaya çıkan çerçeve, tüketicinin artık yalnızca rasyonel kararlar vermediğini; duygusal ihtiyaçlar, aidiyet arayışı ve kişisel anlam yaratma isteğiyle hareket ettiğini net biçimde ortaya koyuyor.

Tüketimin Yeni Motivasyonu: Kendini Korumak ve İyi Hissetmek

2026 yılında tüketicilerin en çok dikkat çeken konuları: gerçeklerden kaçış, trendlerden kopma ve kendini koruma

2026 tüketicisinin en belirgin refleksi, içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşullara karşı kendini koruma isteği. Harcama davranışlarında daha temkinli bir yaklaşım öne çıkarken, bu durum yalnızca bütçe yönetimiyle sınırlı kalmıyor.

Tüketiciler artık satın aldıkları ürünlerden hem finansal hem de duygusal bir karşılık bekliyor. “Gerekli” olarak tanımlanan ürünler bile klasik ihtiyaç tanımının dışına çıkıyor; iyi hissettiren, rahatlatan veya günlük yaşamda küçük mutluluklar yaratan ürünler bu kategoriye dahil ediliyor.

Bu noktada markalar için değer kavramı yeniden tanımlanıyor. Ürünün fiyat-performans dengesi kadar, tüketiciye sunduğu duygusal fayda ve bağ kurma kapasitesi de belirleyici hale geliyor.

Günlük hayatın içinde küçük ama etkili anların önemi artıyor. Tüketici, yoğun gündemden uzaklaşabildiği, kısa süreli rahatlama ve güven hissi yaratan deneyimlere daha fazla yöneliyor. Bu durum, ürün geliştirmeden mağaza deneyimine kadar birçok alanda yeni bir yaklaşımı beraberinde getiriyor.

Kaçış, Nostalji ve Rutinler: Tüketimin Duygusal Sığınakları

Küresel belirsizliklerin etkisiyle tüketici davranışlarında “kaçış” ihtiyacı daha görünür hale geliyor. Tüketiciler, gündelik hayatın baskısından uzaklaşmak için daha tanıdık ve güvenli alanlara yöneliyor.

Nostalji bu noktada güçlü bir araç olarak öne çıkıyor. Eski içeriklere yönelmek, geleneksel alışkanlıklara dönmek ya da geçmişe referans veren deneyimlere ilgi göstermek; tüketicinin kendini yeniden konumlandırma ihtiyacını yansıtıyor.

Bu eğilim, perakendede yalnızca ürün bazlı değil; deneyim tasarımı, mağaza atmosferi ve iletişim dili açısından da belirleyici hale geliyor.

Bu duygusal yönelimin bir diğer önemli ayağı ise topluluklar. Belirli ilgi alanları etrafında oluşan yapılar, tüketim davranışlarını doğrudan etkiliyor. Spor, müzik ya da farklı içerik evrenleri etrafında şekillenen bu topluluklar; yalnızca bir ilgi alanı değil, aynı zamanda kimlik ve aidiyet alanı olarak öne çıkıyor.

Trendlerden Uzaklaşan Tüketici: Kendi Kimliğini İnşa Eden Yeni Profil

2026’nın en dikkat çekici kırılımlarından biri, tüketicinin trend odaklı davranıştan uzaklaşması. Sürekli değişen trend akışı ve algoritmaların yönlendirdiği içerik yoğunluğu, tüketicide belirgin bir yorgunluk yaratmış durumda.

Bunun yerine daha kişisel, daha özgün ve daha anlamlı seçimler öne çıkıyor. Tüketiciler artık popüler olanı takip etmek yerine, onu kendi tarzlarına uyarlamayı tercih ediyor.

Bu durum, özellikle daha küçük, bağımsız ve hikâyesi olan markalara olan ilgiyi artırıyor. Aynı zamanda alışveriş, yalnızca bir ihtiyaç giderme süreci olmaktan çıkarak kimlik inşa etmenin bir aracı haline geliyor.

Kısacası 2026 tüketicisi için mesele neyin trend olduğu değil; neyin kendisiyle uyumlu olduğu.

2026’da Perakende Sektörünün En Güçlü Giriş Kapısı Ekranlar mı Olacak?

Geleneksel olarak ekranlar, mesajın başladığı ve bittiği yerdi. Bugün ise tam tersine, deneyimin açıldığı bir “portal” işlevi görüyor.

QR kodla artırılmış gerçekliğe geçiş, canlı yayın sırasında anlık satın alma ya da mağaza deneyimine dijitalden bağlanma gibi örnekler, ekranın rolünün nasıl değiştiğini net biçimde ortaya koyuyor. Tüketici artık yalnızca izlemiyor; deneyimin içine giriyor, etkileşime geçiyor ve satın alma sürecine anında dahil oluyor.

Bu dönüşüm, perakendeciler için yeni bir zorluk alanı da yaratıyor. Farklı ekranlar, platformlar ve temas noktaları arasında tutarlı bir deneyim kurgulamak, artık en kritik yetkinliklerden biri haline geliyor.

Ekranların bu yeni rolü, perakende tasarımını da doğrudan etkiliyor. Artık markalar tek bir kampanya ya da içerik üretmiyor; tüketicinin davranışına göre şekillenen, çok katmanlı deneyimler tasarlıyor.

Özellikle canlı alışveriş (live shopping) gibi modeller, bu dönüşümün en somut örneklerinden biri. İçerik, eğlence ve ticaretin birleştiği bu yapı, alışverişi yalnızca bir işlem olmaktan çıkarıp bir deneyime dönüştürüyor. Tüketici, izlerken satın alıyor; aynı zamanda sürecin bir parçası haline geliyor.

Bu noktada önemli olan yalnızca satış değil. Topluluk oluşturmak, etkileşim yaratmak ve marka ile duygusal bağ kurmak, yeni perakende yaklaşımının merkezine yerleşiyor.

Fiziksel Mağazalar Perakendede Gücünü Kaybetmiyor, Rol Değiştiriyor

2026'da perakende sektörünün en güçlü giriş kapısı ekranlar mı olacak?

Bu dönüşüm, fiziksel mağazaların önemini azaltmıyor; aksine rolünü yeniden tanımlıyor.

Artık mağazalar yalnızca satış noktası değil; deneyimin fiziksel karşılığı olarak konumlanıyor. Dijitalde başlayan yolculuk, mağazada tamamlanıyor. Tüketici ekran üzerinden keşfediyor, mağazada deneyimliyor, tekrar dijitale dönerek süreci sürdürüyor.

Bu hibrit yapı, perakendede yeni bir denge yaratıyor: ekranlar keşfi başlatıyor, fiziksel alanlar deneyimi derinleştiriyor.

Sonuç olarak 2026 itibarıyla perakendede asıl dönüşüm, kanal değişiminden çok daha öte bir noktada gerçekleşiyor. Ekranlar artık iletişim aracı değil; marka dünyasına açılan bir kapı. Bu kapıyı doğru kurgulayan markalar ise yalnızca satış değil, uzun vadeli bağlılık yaratma konusunda öne çıkıyor.

2026 Perakende Görünümü: Büyüme Değil, Dayanıklılık ve Ayakta Kalma Yılı

2026 perakende görünümü: büyüme değil, dayanıklılık ve ayakta kalma yılı

Büyük Hesap Dönemi…

İçinde bulunduğumuz dönemin mevcut tablosuna yakından bakmakta fayda var.

2025 yılı, perakende sektörü açısından tüketici davranışlarının, maliyet yapılarının ve iş modellerinin ciddi biçimde zorlandığı bir dönem olarak geride kaldı. Özellikle post-pandemi dönemindeki görece rahatlama ortamından, kısa sürede yüksek belirsizlik ve baskı içeren bir döneme geçiş yaşandı.

Peki 2026’yı bir toparlanma yılı olarak tanımlamak mümkün mü? Mevcut göstergeler bunun mümkün olmadığını ortaya koyuyor. 2026 yılı, perakende sektörü için bir büyüme yılı olmaktan ziyade; eleme, netleşme ve yeniden yapılanma süreci anlamına geliyor.

Bu çerçevede perakendede temel soru da değişiyor. Artık “ne kadar büyüdük?” sorusundan ziyade, “mevcut koşullar altında ne kadar dayanıklıyız?” sorusu belirleyici hale geliyor.

Sanal Ciro Büyümesinin Sona Ermesi

2025 yılında birçok perakendeci, adet bazında sınırlı ya da negatif büyümeye rağmen, enflasyon kaynaklı fiyat artışları sayesinde nominal ciro artışı kaydetti. Ancak bu artış, reel bir büyümeye işaret etmiyor.

2026 itibarıyla bu “sanal büyüme” alanı da daralmaktadır. Reel talep daha da zayıflarken, nominal ciro artışları artan kira, işgücü ve finansman maliyetlerini karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak, ciro büyümesi ile kârlılık arasındaki kopukluk daha görünür hale gelmektedir.

Tüketici Davranışlarında Kalıcı Değişim

AVM’lerde ve ticari alanlarda müşteri ziyaretçi trafiği tamamen kaybolmuş değildir; AYD verileri ile belirtirsek trafik küçülmeleri %4-5 civarında. Ancak bu trafik, satışa dönüşmekonusunda belirgin biçimde zayıflamıştır. “Trafik var, alışveriş yok” şeklinde özetlenebilecek bu durum, tüketici önceliklerinin değiştiğini göstermektedir.

Özellikle giyim ve ayakkabı gibi zorunlu olmayan kategorilerde adet bazlı düşüşler dikkat çekmektedir. Buna karşılık yeme-içme ve sosyalleşme harcamalarının görece daha dirençli kaldığı görülmektedir. Bu tablo, tüketicinin harcamayı tamamen bırakmadığını; ancak harcama kalemlerini yeniden sıraladığını ortaya koymaktadır. Yani tüketicinin elindeki sınırlı bütçeyi kullanma şekli ciddi anlamda değişmiştir.

Kira ve Ciro Dengesi: Yapısal Bir Sorun

Perakendecinin karşı karşıya olduğu en kritik risk alanlarından biri, kira maliyetleridir. AVM kiraları tüm dezenflasyonist para politikalarına rağmen görece olarak yüksek seyreden TÜFE’ye paralel ya da TÜFE’nin üzerinde artarken, perakendecinin cirosu aynı hızda büyüyememektedir. Bu durum, kira/ciro oranlarının sürdürülemez seviyelere çıkmasına neden olmaktadır. İnşaat maliyetleri nedeniyle AVM arzında azalma ve ilginç bir şekilde hala yurtdışı firmalarının Türkiye’ye olan ilgisi nedeniyle kira m2 maliyetlerini yükseltmektedir. 

Bu noktada yüksek doluluk oranları yanıltıcı bir göstergeye dönüşmektedir. Asıl önemli olan, ilgili metrekarenin sürdürülebilir bir ekonomik değer üretip üretmediğidir. Karlılığın erimesi, 2026 yılında mağaza kapatma, alan küçültme ve operasyonel sadeleşme kararlarını hızlandıracaktır.

Yabancı Müşteri Kaybı ve Rekabet Gücü

Son iki yılda perakende sektörüne önemli katkı sağlayan yabancı müşteri talebi, 2026’ya girerken ciddi biçimde zayıflamıştır. Baskılanan kur politikası ve Türkiye’nin fiyat seviyesinin vergiler ve kur nedeniyle Avrupa ile karşılaştırıldığında pahalı hale gelmesi, turist alışverişini neredeyse durma noktasına getirmiştir.

Daha da ilginç bir şekilde yerli tüketicinin alışveriş için yurtdışını tercih etmeye başlamasıbırakın yabancı müşteri talebini; yerli müşterinin bile yurtiçi talebinin düşmesini ortaya çıkarmıştır. Bu durum, perakendenin uluslararası rekabet gücüne ilişkin yapısal bir soruna işaret etmektedir.

Finansal Sıkışmışlık ve Nakit Yönetimi

Sıkı para politikası sonucunda finansmana erişim zorlaşmış, işletme sermayesi maliyetleri önemli ölçüde artmıştır. Teorik olarak “nakit kral” olsa da, pratikte nakde ulaşmak giderek zorlaşmaktadır.

Bu baskı altında perakendeciler, stoklarını nakde çevirmek amacıyla agresif kampanya ve likidasyon stratejilerine yönelmektedir. Ancak bu yaklaşım, kısa vadeli nakit yaratırken uzun vadede fiyat algısını bozmakta ve marka değerini zayıflatmaktadır. Yani sürdürülebilir bir mücadele değildir. Erozyona uğrayan marka değeri ve bozulan müşteri fiyat algısı da cabası.

Arzda Kademeli Daralma

2026 yılı, arz fazlasının doğal bir seleksiyon süreciyle kademeli olarak azalacağı bir dönem olacaktır. 2025 yılı itibarıyla mevcut gidişatı öngören perakendeciler, özellikle 2026’nın ikinci yarısına yönelik stok planlarını daha temkinli seviyelere çekmiştir. Bu durum, önümüzdeki dönemde arzın kontrollü biçimde daralacağına işaret etmektedir.

Bu süreçte finansal yapısı zayıf, verimlilik seviyesi düşük olan oyuncuların piyasadan çekilmesi maalesef olasıdır. Ayakta kalabilecek işletmeler ise güçlü nakit yönetimi, kontrollü büyüme anlayışı ve operasyonel verimlilik odağıyla hareket eden yapılar olacaktır.

Bu çerçevede 2026, perakende sektörü açısından yalnızca zorlu bir yıl değil; aynı zamanda bir uyanış ve “ayıklama yılı” niteliği taşımaktadır.

Sonuç: Büyümeden Önce Dayanıklılık

Özetle içinde bulunduğumuz yıl kolay geçiştirilebilecek bir yıl değildir. Tüketici alışkanlıkları, maliyet yapıları ve perakende iş modelleri kalıcı biçimde değişmektedir. Bu ortamda büyüme hedeflerinden önce dirençlilik, verimlilik ve sürdürülebilirlikkavramlarının önceliklendirilmesi gerekmektedir. Kararlarını sezgiden çok veriye, operasyonlarını alışkanlıklardan çok bilimsel yöntemlere ve süreç disiplinine dayandıran işletmelerin bu dönemi görece daha az hasarla atlatması beklenmektedir.

Ancak en kritik başlıklardan biri de insan kaynağıdır. Zira kırılgan, çevik olmayan ve dayanıklılık kapasitesi düşük ekiplerde ciddi kopuş riskleri bulunmaktadır. Bu nedenle 2026, sadece maliyet ve yapıların değil, aynı zamanda organizasyonel dayanıklılığın da test edileceği bir yıl olacaktır. Şirketler açısından eldeki nitelikli insan kaynağını korumak, bağlılığı ve motivasyonu sürdürülebilir kılmak, belki de bu dönemin en zor ama en belirleyici sınavı olacaktır.

Bugün ayakta kalabilen, maliyet yapısını yeniden tasarlayabilen ve gerçekçi stratejiler geliştiren işletmeler, 2027 ve sonrasında daha güçlü bir konuma sahip olacaktır.

Dinçerler Group’un Hedefi 3 yılda 100 Milyon Dolar Yatırımla 1.000 Mağazaya Ulaşmak

Dinçerler Group, tüm iştiraklerini tek bir kurumsal çatı altında topladı. 25 ülkeye kahve üretimi gerçekleştiren grup, yeni markası BlueBean ile perakende pazarına adım atacak. Gelecek 3 yılda 100 milyon dolar yatırım yapmayı hedefleyen Dinçerler Group,fast food sektörüne girişi yapmayı ve tüm markalarıyla toplamda1000 mağazaya ulaşmayı amaçlıyor.

Dinçerler Group, Türkiye ve dünya kahve ve gıda pazarındaki stratejik konumunu, gelecek hedeflerini ve yeni kurumsal yapılanmasını duyurdu. Grup, 2012 yılında Gloria Jean’s Coffees ile başlayan yolculuğunda bugün 4 marka, kavurma tesisi, merkez mutfak ve bin 5 yüz çalışana ulaşan entegre bir ekosistem haline getirdi. Büyümesini son 3 yılda 25 milyon dolarlık üretim, lojistik ve teknoloji yatırımlarıyla destekleyen grup, yeni doğan ancak kasları onlarca yıllık tecrübeyle sıkılaşmış bu yapıyla küresel bir oyuncu olma kararlılığını vurguladı.

dinçerler group’un hedefi 3 yılda 100 milyon dolar yatırımla 1.000 mağazaya ulaşmak

Grubun dönüşüm yolculuğunu aktaran Dinçerler Group Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Mehmet Dinçerler, “Dünya devi markaların temsilcisi olmanın yanı sıra, bu devlerin arkasındaki asıl gücü, yani kurduğumuz entegre ekosistemi Dinçerler Group çatısı altında bir araya getirdik” dedi. 23 yaşında bir girişimci olarak Türkiye’nin potansiyeline olan inancıyla attığı adımın bugün dev bir ekosisteme evrildiğini ifade eden Dinçerler, şu değerlendirmede bulundu: “Temsilcisi olduğumuz dünya markalarının yanına kendi kurduğumuz SuperCoff gibi markaları da ekleyerek tüm iştiraklerimizi tek bir kurumsal şemsiye altında topladık. Bu yeni yapılanmayla büyümek için çok daha güçlü ve vizyoner bir temel oluşturduk.”

Dünyadaki en büyük Gloria Jean’s pazarı Türkiye

Grubun amiral gemisi Gloria Jean’s Coffees, Türkiye’de 50’den fazla şehirde 240 şubeye ulaşarak, markanın 30 ülkeyi kapsayan küresel ağındaki en büyük oyuncu konumuna yükseldi. 2025 yılında ulaştığı 36 milyon bardaklık satış hacmiyle pazardaki konumunu güçlendiren marka, grubun operasyonel gücünün de bir yansıması konumunda. Benzer bir başarıyı New York’un ikonik markası Magnolia Bakery ile de sürdüren grup, Türkiye’de 10’a ulaşan mağaza sayısını 2027’de ikiye katlamayı ve markayı buradan yurt dışı pazarlara açmayı hedefliyor.

Türkiye’nin operasyonel mükemmeliyette ulaştığı noktaya dikkat çeken Dinçerler, “Dünyadaki en büyük Gloria Jean’s pazarı olmamız ve Magnolia Bakery’nin ABD dışındaki en başarılı temsilciliğini yürütmemiz, kurduğumuz sistemin global başarısının en somut kanıtıdır” açıklamasında bulundu.

SuperCoff ile İngiltere çıkarması geliyor

Berlin’in alternatif ruhundan ilham alan ve Z kuşağını hedefleyen yeni nesil yaşam biçimi markası SuperCoff, grubun küresel vizyonunun bayrak taşıyıcısı olarak konumlanıyor. Berlin’in kozmopolit merkezi Mitte’de açılan iki şubenin ardından kısa sürede yoğun franchise talebi alan marka, 3 yıl içinde Avrupa genelinde 50 şubeye ulaşmayı planlıyor.

Mehmet Dinçerler, SuperCoff’un bir kahve zinciri olmanın ötesinde, müzikten tasarıma kadar gençliğin ritmini yakalayan bir ‘üçüncü mekân’ niteliği taşıdığını belirterek, “Berlin’deki laboratuvar sürecimizin ardından bir sonraki durağımız Londra olacak” duyurusunu yaptı.

3 bin tonluk kapasite hedefiyle 25 ülkeye kahve üretimi gerçekleştiriyor

Dinçerler Group ekosisteminin endüstriyel kalbi olan Dinçerler Roastery, yıllık 3 bin ton kahve işleme kapasitesi hedefiyle, hem grubun tüm markalarına ait mağazaların hem de Gloria Jean’s’in dünya genelindeki 25 ülkesinin kahve tedarikini doğrudan sağlıyor. Bu üretim gücünü 1.500 metrekarelik son teknoloji merkezi mutfağı ve lojistik ağıyla destekleyen grup, tarladan bardağa tüm süreci kendi denetiminde tutuyor.

Dijitalleşmenin stratejik önemine değinen Dinçerler, “Geleceğin ticaretini bugünden kurguluyoruz. Satışlarımızın yüzde 30’unu mobil kanallardan yönetmeyi hedefleyen kapsamlı bir dijital dönüşümün tam merkezindeyiz” dedi.

Yeni kahve markasıyla perakende kanallara girecek

bleubean coffees

Grup, üretim gücünü ve kahve uzmanlığını yeni markası BlueBean ile profesyonel kanal çözümlerine ve perakende pazarına taşıyor. Yüzde 100 Arabica çekirdekleriyle nitelikli kahve deneyimini dijital kanallar ve küresel pazaryerleri üzerinden doğrudan evlere ve işletmelere ulaştırmayı hedefleyen marka, grubun B2B alanındaki agresif büyüme stratejisinin de temsilcisi konumunda. 

BlueBean’in dijital ticaret vizyonunu vurgulayan Mehmet Dinçerler, “Roastery tesisimizdeki endüstriyel gücümüzü BlueBean ile dijitalin hızıyla birleştiriyoruz. Hedefimiz en seçkin Arabica harmanlarımızı profesyonel bir çözüm ortağı kimliğiyle hem işletmelerin hem de bireysel kahve severlerin erişimine sunmak” değerlendirmesinde bulundu.

Fast food’a yeni markayla girecek

Mehmet Dinçerler, 2026 yılını küresel ve yerel ekonomideki dengelenme sürecine paralel bir “hazırlık yılı” olarak gördüklerini ifade ederek, grubun gelecek projeksiyonlarını paylaştı: “Önümüzdeki üç yıl içerisinde toplam 100 milyon dolar yatırım yapmayı ve bu süreçte fast food sektörüne de girerek tüketicileri yeni nesil bir deneyimle tanıştırmayı hedefliyoruz. 2029 vizyonumuz doğrultusunda tüm operasyonumuzda toplam bin mağazaya ve en az 6 güçlü markaya sahip dev bir ekosistem olmayı amaçlıyoruz. Dinçerler Group olarak üretimimizle, teknolojimizle ve vizyonumuzla Türkiye’den dünyaya uzanan bir yaşam stili ekosistemi inşa etmeye, girişimci ruhumuzu küresel bir kurumsal akılla birleştirerek sınırları aşmaya devam edeceğiz.”

Yemeksepeti’nde Üst Düzey Atamalar

Yemeksepeti, büyüme stratejileri ve kamu ilişkileri süreçlerini yönetmek üzere iki üst düzey atama gerçekleştirdi. 

Ocak 2026 itibarıyla Mert Tanyeri, Pazarlama Lideri; Dilan Can ise Kamu Politikaları ve Kamu İlişkileri Direktörü olarak yeni görevlerine başladı.

Mert Tanyeri Bölgesel Deneyimini Pazarlama Liderliğine Taşıyor

Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği ve İşletme mezunu olan Mert Tanyeri, kariyeri boyunca PepsiCo, Eti, Ferrero, L’Oréal ve Hepsiburada gibi dev markalarda önemli sorumluluklar üstlendi. Yemeksepeti ailesine 2024 yılında katılan Tanyeri, sergilediği performansla kısa sürede Delivery Hero bünyesinde “Bölgesel Pazarlama Lideri” rolüne yükseldi. Global kampanya stratejilerinin oluşturulmasında aktif rol alan Tanyeri, yeni dönemde Yemeksepeti’nin tüm pazarlama operasyonlarına ve büyüme stratejilerine rehberlik edecek.

Kamu Politikaları ve İlişkilerine Deneyimli Hukukçu Dilan Can Liderlik Edecek

Yemeksepeti’nin kamu kurumlarıyla olan ilişkilerini ve regülasyon süreçlerini yönetecek olan Dilan Can, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Kariyerine avukat olarak başlayan ve uzun yıllar T.C. Ticaret Bakanlığı bünyesinde Dış Ticaret Uzmanı olarak görev yapan Can, uluslararası ticaret diplomasisi konusunda derin bir tecrübeye sahip. Son olarak Guangzhou’da Ticaret Ataşesi olarak Türkiye’yi temsil eden Dilan Can; sınır ötesi e-ticaret, dijital hizmetler ve teknoloji ekosistemi üzerindeki uzmanlığını Yemeksepeti’nin kurumsal hedefleri doğrultusunda kullanacak.

Güzellikte Yapay Zekâ Devrimi: Fırsat mı, Tehdit mi?

Güzellik uygulamaları yapabilen robotlar, perakende satış noktalarında sahneye çıkmaya başladı. Bu gelişme, güzellik perakendeciliği ve salon sektörü için hem yeni fırsatları hem de potansiyel tehditleri beraberinde getiriyor. Robotların sektörde yaratabileceği dönüşüm, şimdiden yoğun tartışmalara yol açmış durumda.

Perakende Devleri Robotlarla Denemelerde

Güzellik perakendesinde yürütülen dikkat çekici pilot uygulamalar arasında şunlar öne çıkıyor:

  • Ulta Beauty, geçtiğimiz sonbaharda 10Beauty tarafından geliştirilen bir manikür robotunu test etmeye başladı. Robot; oje çıkarma, törpüleme ve şekillendirme, tırnak etlerini temizleme, oje sürme ve kurutma dahil olmak üzere beş temel işlemi 25–45 dakika içinde tamamlayabiliyor.
  • Nordstrom ve Ulta, geçen yıl LUUM imzalı bir kirpik uygulama robotunu denemeye aldı. Aynı anda iki göze kirpik uygulayabilen bu sistem, geleneksel yöntemlere kıyasla uygulama süresini yaklaşık üçte bire indirerek işlemi yalnızca 33 dakikada tamamlamayı vadediyor.
  • Walmart, Blank Beauty tarafından geliştirilen oje karıştırma robotunu test ediyor. Müşteriler bir renk fotoğrafı yüklüyor, robot bu rengi analiz ederek birebir eşleşen bir oje üretiyor. Dört metrekareden daha küçük bir alanda 40.000’den fazla renk seçeneği sunabiliyor.

Bununla birlikte robotlar, makyaj uygulamaları özellikle ruj sürme konusunda da hızla geliştiriliyor.

Güzellikte Otomasyon İş Kaybı mı Yaratacak?

Moda ve güzellik dünyasında yayımlanan pek çok analiz, robotların manikürist, kirpik uzmanı ve diğer güzellik teknisyenlerinin işlerini tehdit edip etmeyeceğini ve tüketicilerin bu hizmetleri bir robottan almaya ne kadar istekli olacağını sorguluyor.

Ancak sektördeki tablo daha karmaşık. Güzellik robotu geliştiren şirketlerin yöneticileri, Business of Fashion’a verdikleri demeçlerde, robotları deneyen müşterilerin yaklaşık yarısının bu tür hizmetleri daha önce hiç almadığını ya da çok nadiren kullandığını belirtiyor. Bu durum, robotların mevcut talebi bölmekten ziyade, pazarı genişletme potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor.

Perakende otomasyonunda sıkça görüldüğü gibi, robotlar özellikle tekrarlayan ve fiziksel olarak yıpratıcı işlerde devreye girerken, teknisyenlerin daha yaratıcı ve kişiselleştirilmiş hizmetlere odaklanmasına olanak tanıyabilir.

Kısa vadede ise insan faktörü tamamen devreden çıkmış değil. Teknisyenler; müşterilere robotlarla etkileşim konusunda rehberlik etmek, cihazların hijyenini sağlamak ve sistem ayarları sırasında oluşabilecek hataları gidermek için sürecin içinde yer almaya devam edecek.

Bu deneyim, birçok müşteri için otonom bir robotla ilk doğrudan temas anlamına geliyor. Bu süreçte teknisyenin rolü yalnızca uygulamayı denetlemekle sınırlı kalmıyor; müşteri sürece dair bilgilendiriliyor, kendini rahat hissetmesi sağlanıyor ve manikürün kişisel tercihlere göre uyarlanmasına destek olunuyor. Böylece ileri teknolojiyle insan dokunuşu aynı deneyimde bir araya geliyor.

İnsan ve makine iş birliğine dayalı bu model, yalnızca bir başlangıç aşaması olarak görülüyor. Şirket, robotlarını oteller, havaalanları ve evler gibi farklı alanlara yaymayı hedeflerken, uzun vadede teknisyen desteğine ihtiyaç duyulmayan tamamen otonom bir yapıya geçilebileceğini öngörüyor.

Tüketiciler Zamanla Robotlara Alışacak mı?

robot

Uzmanlara göre, sundukları hız ve erişilebilirlik avantajları sayesinde güzellik robotlarının zamanla daha geniş bir kitle tarafından benimsenmesi bekleniyor. Nitekim saç kesimi, masaj ve hatta dövme yapabilen robotlar üzerinde de çalışmalar sürüyor.

Araştırma şirketi Gartner, robot zekâsı ve sosyal etkileşim yeteneklerindeki hızlı ilerleme sayesinde, 2030 yılına kadar insanların %90’ının (bugün bu oran %10’un altında) günlük yaşamlarında akıllı robotlarla etkileşim kuracağını öngörüyor.

Robotlar ayrıca salon ve kuaförlerdeki iş gücü açığını kapatabilir ve hizmet maliyetlerini tüketiciler için daha erişilebilir hâle getirebilir. Harvard Business School tarafından yayımlanan yakın tarihli bir çalışma, yapay zekâ kaynaklı iş kayıplarına dair endişelere rağmen, tüketicilerin “bir işi daha iyi, daha hızlı ve daha ucuza yapan makinelerin birçok görevi hatta bazı meslekleri üstlenmesine sıcak baktığını” ortaya koyuyor.

TikTok Shop: Alışverişin ve Eğlencenin Yeni Altın Çağı mı, Yoksa Geçici Bir Çılgınlık mı?

TikTok Shop ve Whatnot gibi platformlar, alışverişi salt bir satın alma eylemi olmaktan çıkarıp eğlenceyle iç içe geçen bir deneyime dönüştürerek, sektörde adeta “modern bir altına hücum” atmosferi yaratan yeni bir dönemi temsil ediyor.

2025 itibarıyla ABD’de sosyal ticaret pazarının toplam büyüklüğünün 87 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Yıllık bazda %21,5’lik bir büyüme sergileyen bu pazarda TikTok Shop, 15,8 milyar dolarlık payıyla öne çıkarken; Whatnot, Kuzey Amerika ve Avrupa operasyonlarında 8 milyar dolarlık satış hacmiyle biraz daha geride konumlanıyor.

Bu tabloya göre TikTok Shop, geleneksel e-ticaretin nadiren yakalayabildiği bir hız sunuyor. Evlerden yapılan canlı yayınlar, kısa sürede yüksek talep yaratabilen markaların doğmasına zemin hazırlıyor ve mutfaklardan, oturma odalarından küresel ölçekte işletmeler çıkabiliyor.

Canlı yayınlardaki hızlı yükseliş de bu tabloyu destekliyor. Erdly’ye göre, “alışveriş eğlencesi” olarak adlandırılan ve alışverişin bir keyif unsuru hâline gelmesini ifade eden bu yaklaşım, yılın en güçlü perakende trendlerinden biri olmaya aday.

Geleneksel Canlı Satıştan Yaratıcı Ekonomiye

tiktok shop görseli – sosyal ticaret, canlı satış ve eğlence odaklı e-ticaret platformu

QVC gibi daha kurumsal ve seçici canlı satış modellerinin aksine, TikTok Shop ve Whatnot; içerik üreticilerini doğrudan girişimciye dönüştüren, kısa sürede geniş kitlelere ulaşabilen ve yüksek satış hacimleri yakalayabilen markaların doğmasına imkân tanıyor.

  • Bu dönüşümü somutlaştıran iki çarpıcı örnek öne çıkıyor. P. Louise, TikTok’taki canlı satışları klasik bir ürün lansmanının ötesine taşıyarak adeta sahneye konan bir gösteriye dönüştürüyor. Markanın “Get Unteddy With Me” adlı etkinliği 250 bin izleyiciye ulaşırken, yayın sırasında dakikada 31 ürün satıldı. Kurucu Paige Williams, bu deneyimi “Bu sadece bir ürün lansmanı değil, bir gösteriydi” sözleriyle özetliyor.
  • Benzer bir başarı hikâyesi ise Yass Clean markasında görülüyor. Kurucusu Luke Arnel Cameron olan marka, TikTok Shop üzerinden ilk yılında 650 bin benzersiz siparişe ulaştı. İlk canlı yayınında 95 bin doların üzerinde satış gerçekleştiren Cameron, “İşimi bıraktım ve tam zamanlı olarak bu işe geçtim. Önceki kazancımın on katını elde ediyordum” diyerek sosyal ticaretin yarattığı dönüşümü gözler önüne seriyor.

Canlı Satışta ‘Vahşi Batı’ Etkisi

Ancak bu hızlı büyüme, beraberinde önemli kırılganlıkları da getiriyor. Canlı satışların anlık ve yüksek tempolu yapısı ile pazara hızla giren girişimci sayısındaki artış, sektörde zaman zaman kontrolsüz ve öngörülmesi zor bir ortam yaratıyor. Viral büyüme dinamikleri, yalnızca küçük girişimleri değil, büyük ölçekli markaları da aynı hızda hareket etmeye zorlarken; bu durum operasyonel süreçler üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor.

Mikro ölçekte başlayan girişimlerin kısa sürede geniş kitlelere ulaşabilmesi, büyük bir etki potansiyeli sunsa da bu ivmenin sürdürülebilir olması güçlü bir altyapıya bağlı. Stok ve tedarik zinciri yönetimi, lojistik kapasite, müşteri destek süreçleri, iade mekanizmaları ve nakit akışı disiplini gibi temel unsurlar sağlıklı biçimde kurgulanmadığında, hızlı büyüme kalıcı bir avantaja dönüşemiyor.

Alışveriş Psikolojisi ve Yeni Tüketici Beklentileri

Canlı satışların başarısında alışveriş psikolojisi de önemli bir rol oynuyor. Ekonomik baskı altındaki ancak kişiselleştirilmiş deneyim arayışındaki tüketiciler, canlı yayın sohbetlerinde hem satıcıyla hem de diğer izleyicilerle bağ kurabiliyor. Bu etkileşim, güçlü bir sadakat duygusu yaratırken; tek kaydırmayla ödeme ve anında satın alma imkânı, e-ticarette daha “yakın ve kişisel” bir dönemin kapılarını aralıyor.

Bu dinamiklerin etkisiyle TikTok Shop’un büyümesini sürdürmesi bekleniyor. eMarketer tahminlerine göre platform, yalnızca 2026 yılında ABD e-ticaret pazarında 23,41 milyar dolarlık satış hacmine ulaşabilir.

Genel tabloya bakıldığında, mutfaklardan ve oturma odalarından iş kuran girişimciler için TikTok Shop benzeri platformlar benzeri az görülen bir hızda talep yaratıyor. Asıl farkı ise, bu ani ilgiyi sürdürülebilir bir iş modeline dönüştürebilenler yaratıyor.

Swatch Group’ta Kârlılık Gerilerken Stratejik Yenilenme İhtiyacı Artıyor

İsviçreli saat üreticisi Swatch Group, yıllardır süren kârlılık düşüşü ve zayıflayan piyasa konumuyla mücadele ederken, yatırımcılar ve analistler tarafından stratejik bir dönüşüm yapması için artan bir baskıyla karşı karşıya.

rfgftozgrjkrpdhnolr6tmagie
swatch group’ta kârlılık gerilerken stratejik yenilenme i̇htiyacı artıyor 10

Şirket, mevcut yönetim ve marka portföyü yapısıyla ilgili eleştirileri gidermedikçe, uzun vadeli başarı ve rekabet gücünü yeniden kazanmak konusunda zorlanacağı uyarıları alıyor. Bu durum, Swatch’ın önünde sadece finansal değil aynı zamanda kurumsal yapılanma ve inovasyon açısından da ciddi bir “zaman baskısı” olduğunu gösteriyor.

Swatch, 1980’lerde uygun fiyatlı plastik saatlerle küresel çapta bir devrim yaratan öncü marka olarak ortaya çıkmıştı. Ancak kurucu Nicolas Hayek’in 2010’da vefatından bu yana şirketin inovasyon odağı zayıfladı ve önemli ürün ya da marka satın alımları yapılmadı. Analistler, şirketin bugünkü 16 markalı portföyünün büyük kısmının özellikle orta segmentteki markalar Longines ve Tissot gibi yeterince güçlü büyüme sağlayamadığını, daha çok lüks markalar olan Blancpain ve Breguet’in ise potansiyel vaat ettiğini belirtiyorlar.

Yönetim ve Kurumsal Yapı Eleştirileri

Swatch’ın stratejik dönüşümünü engelleyen bir diğer kritik faktör, yönetim yapısının günümüz beklentileriyle uyumlu hale gelmemiş olması olarak görülüyor. Şirket, son olarak 12 Mayıs 2026’daki genel kurulda İsviçreli iş insanı Andreas Rickenbacher’ı yönetim kuruluna eklemeyi önerdi; bu, son on yılda atanacak sadece ikinci yeni üye olacak. Ancak eleştirmenler, yönetim kurulu kompozisyonunun halen Hayek ailesi tarafından kontrol edildiğini ve daha fazla bağımsız yönetici ile uluslararası deneyime ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.

Eleştiriler, şirketin “çift sınıflı hisse yapısı” sayesinde ailenin azınlık payla çoğunluk oy gücünü elinde tutmasına da odaklanıyor. Bu yapı, yatırımcıların daha aktif kontrol taleplerinin önünde bir engel haline geldi ve yönetim kurulu içinde daha geniş bir yenilenme ihtiyacı olduğunu gündeme taşıdı.

Operasyonel Zayıflık ve Finansal Baskılar

Swatch’ın satış performansı 2025’te gerilerken bazı güçlü göstergelerin de ortaya çıktığı bir tablo çiziyor. Şirket, 2025’te net satışlarda ikinci yarıda güçlü bir ivme ve olumlu momentum yakaladığını bildirdi; bu ivme hisse fiyatlarında %7’nin üzerinde bir artışa yol açtı. Özellikle Amerika bölgesi neredeyse %20 oranında satış büyümesi kaydetti ve Çin dahil bazı bölgelerde de çift haneli artışlar gözlemlendi. Ancak bu satış artışı, daha büyük stratejik sorunların sadece bir parçası olarak görülüyor.

swatch
swatch group’ta kârlılık gerilerken stratejik yenilenme i̇htiyacı artıyor 11

Swatch’ın üretim kapasitesini güçlü talep olmadığı dönemde bile yüksek seviyede tutması, stok seviyelerini artırdı ve marjlar üzerinde baskı yarattı. 2025 karı geçen yıla göre dramatik şekilde düştü ve şirket operasyonel kârlılıkta ciddi sıkıntılarla karşılaştı. Bu durum, uzmanların Swatch’ın üretim planlaması ve stok yönetimini yeniden değerlendirmesi gerektiği yönündeki çağrılarını güçlendiriyor.

Piyasa verileri de gösteriyor ki Swatch’ın hisse performansı uzun yıllardır rakiplerinin gerisinde kaldı; Richemont ve Watches of Switzerland gibi şirketler, ana Avrupa lüks endeksinin üzerinde performans gösterirken Swatch’ın değeri yıllar içinde önemli ölçüde düşük kaldı. Bu durum, şirketin sadece beş yıl içinde bile ciddi yapısal reformlar yapması gerekliliğini işaret ediyor.

Geleceğe Dair Perspektif

Swatch’ın mevcut durumunda piyasa uzmanları arasında iki temel görüş öne çıkıyor: Bir kesim, markanın varlıklarının (özellikle likidasyon değeri açısından) mevcut piyasa fiyatının üzerinde olduğunu savunuyor ve uzun vadeli iyileşme beklentisiyle pozisyon alıyor. Diğer kesim ise operasyonel verimlilik, inovasyon eksikliği ve yönetim kadrosu yapısının değiştirilmeden bu iyileşmenin gelmesinin çok zor olduğunu belirtiyor.

Çözüm için önerilen adımlar arasında armatürlü inovasyon yatırımı, daha güçlü lüks marka odaklı portföy stratejileri ve yönetim kurulunda kapsamlı yenilenmeler bulunuyor. Uzmanlara göre bu tür köklü dönüşümlerin etkisinin finansal verilere yansıması 4-5 yıl veya daha uzun sürebilir; bu da Swatch’ın zamanla yarıştığını gösteren güçlü bir metafor olarak yorumlanıyor.

Swatch’ın önündeki bu stratejik dönemeç, hem şirketin tarihsel gücünü hem de modern saatçilik pazarındaki rekabet dinamiklerini yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Şirketin gelecekteki performansı, atacağı kurumsal ve operasyonel adımların etkinliği ile doğrudan ilişkilenecek.

Zsa Zsa Zsu Genel Müdürü Gökhan Sezer: “Bizim için Büyüme Bir Hedef Değil, Doğru Kurgulanmış Bir Yapının Doğal Sonucu”

Perakendede büyümenin tanımı değişiyor. Artık yalnızca yeni mağazalar açmak ya da hacim artırmak değil; markanın kimliğini koruyarak, doğru pazarlarda ve doğru deneyimle var olabilmek ön plana çıkıyor. Özellikle yaşam stili markalarında, ürün kadar duygusal bağın ve marka dünyasının tutarlılığı belirleyici hale gelirken; müşteriyle kurulan ilişkinin derinliği, büyümenin en kritik unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.

Zsa Zsa Zsu Genel Müdürü Gökhan Sezer ile; markanın global büyüme stratejisinden müşteri deneyimine, değişen tüketici davranışlarından 2026’nın öne çıkan dinamiklerine kadar uzanan bütüncül bir perspektifi ele aldık.

2026 başındayken şirketinizin en önemli 3 önceliği nedir?

zsa zsa zsu genel müdürü gökhan sezer: “bizim i̇çin büyüme bir hedef değil, doğru kurgulanmış bir yapının doğal sonucu”

2026’ya girerken odağımız üç net başlıkta toplanıyor. İlk olarak, Zsa Zsa Zsu’nun yurt dışı büyümesini başlatıyoruz. Ocak ayında Paris’te gerçekleşen Maison & Objet fuarında markamızın global sahnedeki lansmanını yaptık. Şimdi odağımız, Dubai’de açacağımız ilk yurt dışı mağazamızda. Türkiye’den doğan bir tasarım ve yaşam stili markası olarak, global pazarlarda daha görünür, daha erişilebilir ve sürdürülebilir bir yapı kurmayı hedefliyoruz. Amacımız yurt dışına açılmak değil, kalıcı olmak. Mart ayında Dubai’de ilk mağazamızı açıyoruz; 2026 yılı içinde Dubai’de üç mağazaya ulaşmayı planlıyoruz. Suudi Arabistan ve Kıbrıs da genişleme planlarımız arasında yer alıyor. ABD’de ise şirket kurulumumuzu tamamladık. Yakın dönemde seçili noktalarda satışa başlayacak, devamında kendi e-ticaret sitemiz ve fiziksel mağazalarımızla pazarda yer alacağız.

İkinci önceliğimiz, müşteriyle kurduğumuz ilişkiyi daha derin ve anlamlı hale getirmek. Müşterimizi alışveriş anıyla sınırlı görmüyoruz. Markayla temas ettiği her noktada onu daha iyi anlamayı önemsiyoruz. 2026’da odağımız, doğru zamanda doğru deneyimi sunabilen, samimiyetini kaybetmeyen bir ilişki modeli kurmak. Büyüdükçe mesafe koyan değil, büyüdükçe yakınlaşan bir marka olmayı hedefliyoruz. Üçüncü ve tüm bu stratejilerin merkezinde yer alan başlık ise müşteri deneyimi. Mağazadan e-ticarete, üründen servise kadar Zsa Zsa Zsu ile kurulan her temasın markanın renkli, ilham verici ve karakterli dünyasını birebir yansıtması bizim için vazgeçilmez. Bu doğrultuda CRM altyapımızı güçlendirerek müşterilerimizi daha yakından tanıyan, onlarla daha doğru ve anlamlı bağlar kuran bir yapı oluşturuyoruz. Aynı zamanda kendi depomuz üzerinden yaptığımız yatırımlarla lojistik ve operasyon süreçlerimizi daha hızlı, daha kontrollü ve ölçeklenebilir bir yapıya taşıyoruz.

Önümüzdeki dönemde önceliğimiz; büyümek kadar, bu büyümeyi tutarlı, sağlıklı ve sürdürülebilir bir yapı içinde devam ettirmek. Bu yaklaşım, Zsa Zsa Zsu Yönetim Kurulu Başkanı Soykan Kurtulmuş liderliğinde şekillenen uzun vadeli stratejimizin temelini oluşturuyor.

Bu yıl büyümeyi hangi kaldıraçlarla tanımlıyorsunuz? Bu önceliklerin arkasındaki temel gerekçeleri nasıl yorumluyorsunuz?

Bu yıl büyümeyi hızla değil, doğru yerde ve doğru derinlikle var olabilmekle tanımlıyoruz. Zsa Zsa Zsu, bir ürün ihtiyacından değil, evle kurulan ilişkinin tek tipleşmesine karşı ortaya çıkan bir bakıştan doğdu. Bugün genişlemeyi, bu bakışı farklı coğrafyalara ve temas noktalarına taşıyabilmek olarak görüyoruz. Yurt içinde ve yurt dışında açılacak yeni mağazalar bu yaklaşımın doğal sonucu.

Mağaza sayısını bir hedef olarak koymuyoruz. Her açılışı verimlilik, operasyonel denge ve deneyim kalitesi üzerinden değerlendiriyoruz. Yüksek büyüme oranları bir iddia değil, doğru zamanda yakalanmış bir ivme. Gerektiğinde tempoyu ayarlayabilmek, bizim için gücün en net göstergesi.

Bu yapıyı ileri taşıyan esas unsur, temasın niteliği. Fiziksel alanlardan dijital kanallara kadar Zsa Zsa Zsu ile kurulan her karşılaşmanın aynı hissi taşımasını önemsiyoruz. Ürün, mekân ve deneyim arasındaki tutarlılık, büyümenin en önemli kaldıraçlarından biri.

Bizim için büyüme bir hedef değil. Kendi sesini koruyan, çizgisi net ve uzun vadede ayakta kalabilen bir yapının doğal sonucu. Zsa Zsa Zsu’yu bugün de yarın da bu bakışla büyütüyoruz.

2026’da müşterinizin karar anlarını en çok değiştirecek davranış kırılımı sizce ne olacak?

2026’da müşterimizin karar anlarını en çok etkileyecek kırılımın, ekonomik daralmanın yarattığı daha seçici ve bilinçli tüketim refleksi olacağını düşünüyoruz. Tüketiciler artık değer algısını ve uzun vadeli faydayı birlikte değerlendiriyor. Bu dönemde fiyat tek başına belirleyici olmaktan uzaklaşıyor. Ürünün sunduğu deneyim ve kalite kadar, müşteriyle kurulan duygusal bağ ve müşterinin kendi anlam arayışına karşılık bulması, markaya duyulan güveni çok daha kritik hale getiriyor. Müşteri yaptığı harcamanın karşılığını net biçimde görmek istiyor ve markalardan daha şeffaf, daha tutarlı bir değer önerisi bekliyor. Bu nedenle 2026’ya giderken, müşterinin karar anında “iyi ki” dedirtecek ürün ve deneyimlere odaklanıyoruz. Ekonomik daralmanın markalar için bir yavaşlama değil, değerini doğru anlatabilenler için güçlü bir ayrışma alanı yarattığına inanıyoruz.

Sektör açısından 2026’yı tanımlayan ana tema sizce ne? Bu noktada kazananları ayrıştıracak en önemli yetkinlik ne olacak?

2026’yı sektör açısından tanımlayan ana tema, kârlılık ve verimlilik baskısının müşteri deneyimiyle yeniden dengelendiği bir yıl olacak. Artan müşteri edinme maliyetleri, operasyonel giderler, tedarik zinciri baskıları ve yoğun dijital rekabet; markaları niceliksel büyümeden çok sürdürülebilir ve seçici bir yapıya yöneltiyor.

Bu dönemde kazananları ayrıştıracak en önemli yetkinlik, müşteriyi gerçekten tanıyabilen ve onunla uzun vadeli bir ilişki kurabilen markalar olmak olacak. Zsa Zsa Zsu perspektifinden baktığımızda, en güçlü fırsat alanının kişiselleştirme ve sadakat olduğunu görüyoruz. CRM’in kampanya yönetiminin ötesine geçerek, müşterinin ihtiyacını, ruh halini ve dönüşüm beklentisini anlayan bir deneyim platformuna dönüşmesi bu sürecin temelini oluşturuyor. Yapay zekâ destekli kişiselleştirilmiş kurgular ve iyi hissetmeye odaklanan içerikler bu yapının önemli parçaları arasında yer alıyor.

Bugünün müşterisi yalnızca ürün satın almak istemiyor; kendine iyi gelmesini ve hayatına küçük ama anlamlı dokunuşlar eklenmesini bekliyor. Zsa Zsa Zsu olarak bu beklentiye güçlü bir karşılık sunuyoruz. Mağazalarımız ilham veren, iyi hissettiren ve günlük hayata nefes alan mekânlar olarak konumlanıyor. Sadakat yaklaşımımızı da bu anlayışla, destekleyici ve uzun vadeli bir yapı olarak kurguluyoruz.2026’ya yönelik strateji ve yatırım planlarımızda; müşteri deneyimini derinleştiren dijital altyapılar, kişiselleştirilmiş içerikler, yapay zekâ destekli sistemler ve marka iş birlikleri önemli bir yer tutuyor. Baskıların arttığı bir dönemde müşterisiyle güçlü bir bağ kuran, ona iyi gelen ve uzun vadeli değer yaratan bir marka olarak net biçimde ayrışıyoruz.

Robosme Kurucu Ortağı Engin Alan: “Veri Üretiyoruz Ama Aksiyona Dönüştüremiyoruz. Asıl Kopukluk Burada”

Türkiye’de CRM ve yapay zekâ yatırımları hız kazanırken, bu dönüşümün şirketlerin gerçek iş yapış biçimlerine ne ölçüde yansıdığı hâlâ önemli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor. Veri üretiminin arttığı ancak veriden aksiyona geçişin her zaman aynı hızda ilerlemediği bu dönemde, CRM’in yalnızca bir takip aracı değil, karar mekanizmasının merkezine yerleşen bir yapı haline gelmesi kritik bir eşik olarak öne çıkıyor. Robosme Kurucu Ortağı Engin Alan ile; Türkiye’nin CRM ve yapay zekâ olgunluk seviyesinden, KOBİ ve büyük şirketler arasındaki yaklaşım farklarına, veri-aksiyon kopukluğunun nedenlerinden müşteri deneyiminde yaratılan somut etkilere kadar pek çok başlığı ele aldık.

Türkiye’de CRM ve yapay zekâ teknolojileri son birkaç yılda ciddi bir ivme kazandı. Sizce bugün Türkiye bu alanda hangi olgunluk seviyesinde? Şirketler yapay zekâyı CRM süreçlerinde en çok hangi noktalarda doğru kullanıyor, nerelerde hâlâ eksik kalıyor?

robosme kurucu ortağı engin alan: “veri üretiyoruz ama aksiyona dönüştüremiyoruz: asıl kopukluk burada”

Türkiye’de CRM ve yapay zekâ tarafında ivme çok net; ancak ben olgunluk seviyesini “orta seviyede, hızla adapte olmaya çalışan” bir noktada görüyorum. Farkındalık ve niyet yüksek ama uygulama çoğunlukla operasyonel verimlilik ekseninde ilerliyor. Şirketlerin yapay zekâyı CRM süreçlerinde en doğru kullandığı alanlar; saha aktivitelerinin yönetimi, çağrı merkezi operasyonlarının takibi ve ihtiyaç analizi ile teklif süreçlerinin iyileştirilmesi. Özellikle görüşmelerin otomatik notlanması/özetlenmesi, sahadan gelen verinin standardize edilip anlamlandırılması ve buradan öngörü üretme konusu şu an en çok talep edilen ihtiyaçlardan biri. Buna karşılık eksik kalan taraf, yapay zekânın “karar üretme ve aksiyona dönüştürme” zincirinin tam merkezine oturtulamaması. Veri disiplininin yeterince oturmaması, farklı kaynaklarda dağınık veri, süreçlerin standardize olmaması ve değişim yönetimi zayıflığı, teknolojinin potansiyelini sınırlayan başlıca faktörler.

Yapay zekâ destekli CRM çözümleri, şirketlerin müşterileriyle kurduğu ilişkiyi köklü biçimde dönüştürüyor. Robosme projelerinde, KOBİ’ler ile büyük ölçekli şirketler arasında yaklaşım farklarını en net hangi alanlarda gözlemliyorsunuz?

Robosme projelerinde KOBİ’ler ile büyük ölçekli şirketler arasındaki yaklaşım farkını en net karar alma reflekslerinde ve dönüşümün nasıl konumlandığında görüyoruz. KOBİ ölçeğinde CRM hâlâ yeni doğuyor; birçok sektör için yeni bir trend ve çoğu zaman “müşteriyi kaybetmeyelim, satış ekibinin takibini güçlendirelim” motivasyonuyla başlıyor. Bu nedenle daha yalın, daha hızlı ve sonuç odaklı ilerleyebiliyorlar; doğru kurgu ile kısa sürede ölçülebilir fayda üretmeleri mümkün. Büyük ölçekli şirketlerde ise CRM daha geniş bir organizasyonun içine yerleştiği için veri hacmi, kaynaklar ve süreç tanımları avantaj sağlasa da; silo yapısı, iç koordinasyon maliyeti, değişim direnci ve yönetişim katmanları dönüşümü yavaşlatabiliyor. Özetle KOBİ’lerde temel ihtiyaç hızlı fayda ve pratiklik iken, büyük şirketlerde ihtiyaç daha çok entegrasyon, standardizasyon ve değişimi yönetebilmek oluyor.

Veriye dayalı satış ve pazarlama stratejileri bugün neredeyse bir zorunluluk. Buna rağmen birçok şirkette veri ile aksiyon arasında hâlâ ciddi bir kopukluk var. Sizce bu sorunun temel nedeni nedir ve doğru kurgulanmış bir CRM yapısı bu kopukluğu nasıl aşabilir?

Birçok şirkette veri ile aksiyon arasındaki kopukluğun temel nedeni, verinin “izlenen” bir şey olarak kalıp “yönetilen” bir şeye dönüşmemesi. Dashboard’lar ve raporlar üretiliyor ama “Bugün kime ne yapacağız, hangi fırsata nasıl müdahale edeceğiz, hangi müşteri riskte?” gibi net aksiyon soruları sistematik olarak cevaplanmıyor. Doğru kurgulanmış bir CRM yapısı bu kopukluğu; süreçleri ve sorumlulukları netleştirerek, ölçüm setini doğru tanımlayarak ve veriyi tetikleyici mekanizmalara bağlayarak aşar. Yani sadece rapor üretmez; görev üretir, uyarı üretir, öneri üretir ve ekipleri doğru aksiyona iter. Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan kritik bir konu var: bu modelin çalışması için şirketlerde yöneticilerin karar vermede yetisi ve fiilen karar alma otoritesi sorgulanmalı. Çünkü CRM doğru kurgulansa bile, karar alınmıyorsa ve aksiyon sahiplenilmiyorsa sistem yalnızca bir kayıt aracı olarak kalır.

Yapay zekâ, müşteri deneyiminde kişiselleştirmeyi bambaşka bir seviyeye taşıyor. Robosme olarak hayata geçirdiğiniz projelerden, müşteri deneyimini somut biçimde dönüştüren bir örnek paylaşabilir misiniz?

Yapay zekânın müşteri deneyiminde somut dönüşüm yarattığı örneklerde en güçlü etki, sahadan ve görüşmelerden gelen bilginin “kişiselleştirilmiş aksiyona” dönüşmesinde ortaya çıkıyor. B2B tarafta hayata geçirdiğimiz bir projede, saha satış ekiplerinin müşteri ziyaretleri ve teklif süreçleri yapay zekâ destekli hale getirildi; görüşmelerden otomatik özetler çıkarıldı, kritik sinyaller işaretlendi ve müşteri bazlı öneriler üretildi. Bu sayede satış temsilcileri her ziyaret öncesi daha hazırlıklı gidip daha isabetli teklif kurgulamaya başladı; ekipler “görüşme yaptım” seviyesinden “görüşmeden değer ürettim” seviyesine taşındı. Ancak bu iyileştirmelerde en önemli bariyer satış temsilcilerinin tutumuydu: ilk etapta faydadan çok “sorgulanıyoruz, takip ediliyoruz” duygusu baskındı. Zamanla faydayı gördükçe bir miktar yakınlaştılar, ama bu duygu tamamen kaybolmuyor; bu da bize şunu gösteriyor: Yapay zekâ projelerinde başarıyı belirleyen en kritik konu, teknoloji kadar değişim yönetimi ve güven inşası.

Büyük ölçekli şirketlerde CRM yatırımları çoğu zaman yüksek bütçelere rağmen beklenen etkiyi yaratamıyor. Üst yönetim seviyesinde sizce en sık yapılan stratejik hatalar neler?

Büyük ölçekli şirketlerde CRM yatırımlarının yüksek bütçelere rağmen beklenen etkiyi yaratamamasının arkasında çoğunlukla üst yönetim seviyesinde yapılan birkaç stratejik hata var. En yaygını CRM’i bir IT projesi gibi görmek; oysa CRM, iş yapış biçimini ve karar alma düzenini dönüştüren bir yönetim sistemidir. İkinci hata, süreç netleşmeden teknoloji seçimine ve geliştirmeye yüklenmek; “önce sistemi kuralım, sonra oturur” yaklaşımı sahada benimsemeyi ve standardizasyonu zorlaştırır. Üçüncü kritik hata ise kullanıcıyı, özellikle de satış ve müşteri ekiplerini, tasarımın ve hedeflerin içine yeterince dahil etmemek; sonuçta CRM, sahada sahiplenilmezse ne kadar iyi olursa olsun çalışmaz. Başarıyı belirleyen şey yazılımın yeteneklerinden çok, hedeflerin netliği, sahiplik modeli ve organizasyonel disiplin oluyor.

Önümüzdeki 3–5 yıl içinde CRM, yapay zekâ ve müşteri deneyimi ekseninde şirketleri hem en çok zorlayacak hem de en büyük fırsatı yaratacak başlıca trendler sizce neler olacak?

Önümüzdeki 3–5 yılda şirketleri hem zorlayacak hem de büyük fırsat yaratacak ana trendin, CRM’in raporlama sisteminden çıkıp “otonom aksiyon” üreten bir yapıya evrilmesi olacağını düşünüyorum. Yapay zekâ sadece analiz yapan değil, doğru zamanda doğru kişiye doğru işi atayan, riskleri erken işaretleyen ve fırsatları hızla öne çıkaran bir karar katmanına dönüşecek. Buna paralel olarak gerçek zamanlı kişiselleştirme daha da kritik hale gelecek; müşterinin davranışı, etkileşimi ve niyeti anlık okunup teklif ve iletişim anlık şekillenecek. Bir diğer önemli eksen ise veri yönetişimi ve regülasyonlar: KVKK ve benzeri çerçeveler sıkılaştıkça, veri kalitesi, güvenlik ve etik yapay zekâ konusu rekabet avantajına dönüşecek. Bu dönemde en büyük fırsat, müşteri yaşam boyu değerini sistematik biçimde artırmak; en büyük risk ise teknolojiye yatırım yapıp kültürel dönüşümü, yetki-sorumluluk düzenini ve karar alma disiplinini ihmal etmek olacak.