Ana Sayfa Blog Sayfa 429

Kafe ve Restoran Çalışanları İşverenlerin ve Müşterilerin Zorbalığından Şikayetçi

Hizmet sektörünün büyük bir kriz yaşadığı bu dönemde kafe, restoran çalışanları gibi işletmelerin ve hizmetlerin neredeyse tümü bu krizden oldukça etkilendi.

Bu durum hem işveren hem çalışan hem de müşteri açısından dengelerin değişmesine ve stres oluşumuna neden oldu.

Yapılan yeni bir araştırmaya göre restoran çalışanlarının %15’i geçtiğimiz sene işini bıraktı, %33’ü ise bırakmayı düşünüyor.

Ankete katılanların büyük çoğunluğu müşteriler tarafından psikolojik şiddete uğradığını ve bu yüzden endüstriden soğuduklarını söylüyor. Bunun yanında işverenler tarafından baskılandığını ve psikolojik olarak yıpratıldığını söyleyen bir kesim de var.

Pandemiyle birlikte kafe ve restoranların düzenlerinin değişmesi, işletmelerin bir açılıp bir kapanması hem finansal hem de psikolojik bir sürü hasarı beraberinde getirdi. Bu da gerek işverenlerin gerekse müşterilerin tahammülsüzlüğüne sebep oldu.

Çalışanlar çoğu zaman işverenlerinin baskıcı ve acımasız davranışlarına maruz kaldı. Kimi zaman da müşteriler tarafından aşağılayıcı tavırlarla karşılaştılar. Bu da endüstride işi bırakma sayılarını ciddi anlamda artırdı.

Restoran çalışanları için dünyada da durum çok farklı değil

Yabancı kaynaklı birçok haber sitesi bu durumun artarak devam edeceğini öngörüyor. Ülkemiz açısından da hizmet sektöründe çalışma şartlarının pek iyi olmadığını söyleyebiliriz. Kafe ve restoran çalışanları oldukça yoğun bir tempoyla ve uzun çalışma saatlerinde çalışıyor.

Buna rağmen hem maddi anlamda tatmin edici bir karşılık alamıyorlar hem de iş yerinde çoğu zaman huzursuz ve mutsuz oluyorlar. Bu durum sadece işi bırakmalarına değil sektörden uzaklaşmalarına da sebebiyet veriyor.

İşletme sahipleri personel bulamadıklarından yakınırken işçiler de daha iyi çalışma şartları, yüksek ücret ve geniş sosyal haklar talep ediyor. Sektörün düzelmesi ve çalışanların sektöre geri dönmesi için hala bir umut var fakat bunun tek koşulu sektörde büyük bir değişim yaşanması.

Yakın gelecekte bu pek mümkün görünmüyor. Çalışanlar pandemiyle birlikte talebin oldukça arttığı dijital platformlara yöneldi. İnternet üzerinden market alışverişi yapabildiğimiz platformların sayısı arttı. Bu platformlardaki kurye ya da çalışan ihtiyacının artmasıyla çoğu insan sektör değiştirip Getir, Yemek Sepeti gibi şirketlerde işe başladı. Kafe ve restoran endüstrisinde ise bir süre daha işverenlerin ve çalışanların şikâyetlerini duymaya devam edeceğiz.

Türkiye Perakende Sektörünü Zor Bir Kış Bekliyor

Ciroda parlak bir yaz geçiren perakende sektörünün tam da pandemi hasarını onarmaya başlamışken ortaya çıkan riskler nedeniyle endişeli bir döneme girdiğini bildiren BMD Başkanı Öncel, “Ham madde krizi ve enflasyon ateşi ile mücadele eden organize perakendeyi zor bir kış bekliyor” dedi.

Markaların yeni sezon için maliyet yapmakta zorlandığını vurgulayan Sinan Öncel, “Üretici fiyat verirken ham madde maliyetinin yanı sıra döviz kurundaki ve enerjideki artışı, yılbaşından itibaren öngördüğü asgari ücret ve kira zammı gibi farkları da hesaba katıyor. Dolayısı ile maliyetlerin önümüzdeki aylarda ister istemez tüketiciye de bir yansıması olacak” dedi.

Cirolarda Haziran ayından itibaren başlayan hızlı artışla pandeminin hasarını onarmaya başlayan organize perakende sektörü ham madde krizi ve enflasyon baskısı nedeniyle kışa endişeli hazırlanıyor. Son aylarda maliyeti hızla artan ham maddeye erişimde de zorlanan sektörde üretimdeki gecikmelere bağlı olarak rafta tükenen ürünü yerine koyamama riski giderek büyüyor.

Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) Başkanı Sinan Öncel, pandemi nedeniyle 2020’yi ortalama yüzde 40 – 50 ciro kaybı ile kapatan sektörün, Haziran ayından itibaren alışverişte başlayan canlanmayla rahat bir nefes aldığını bildirdi. Turizmin de katkısıyla çok verimli yaz dönemi geçirdiklerini anlatan Öncel, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Organize perakende için Ekim sonu ile birlikte yaz bitti diyebiliriz”

bmd eylül ayı cadde ve avm mağazaları satış oranları
bmd eylül ayı cadde ve avm mağazaları satış oranları


“BMD üyeleri arasında yaptığımız ankete göre markalarımız Eylül’de geçen yılın aynı ayına göre ortalama yüzde 70 daha fazla ciroya ulaştılar. Hem fiziki mağazalarımızda hem de online alışverişte canlılığın Ekim’de de devam ettiğini gözlemliyoruz.

Ancak ciro artışı ile pandemi hasarını onarmaya başlamanın huzurunu yaşayamadan ortaya çıkan sorunlar moralimizi büyük ölçüde bozdu. Örneğin ham madde maliyetleri son birkaç ayda ortalama yüzde 50’nin üzerinde arttı ve artmaya devam ediyor. Dahası yüksek maliyeti göze alsak bile ham madde bulmakta sıkıntı çekiyoruz.

Ham maddeye erişimdeki zorluk nedeniyle üretim gecikiyor. Önümüzdeki aylarda raflarda eksilen ürünü yerine koyamama gibi bir riskle karşı karşıyayız. Öte yandan, döviz kurunun geldiği seviye ve enflasyon ateşinin yükselmesi nedeniyle markalarımız yeni sezon için maliyet yapmakta zorlanıyor.

Çünkü üretici fiyat verirken ham madde maliyetinin yanı sıra döviz kuru ve enerji fiyatındaki artışı, yılbaşından itibaren öngördüğü asgari ücret ve kira zammı gibi farkları da hesaba katıyor. Dolayısı ile organize perakende için Ekim sonu ile birlikte ‘yaz bitti’ diyebiliriz. Kasım’dan itibaren çetin bir kış dönemi bizi bekliyor.”

“Başta iplik olmak üzere bazı ham madde ve ara mallarda gümrük vergisi sıfırlanmalı”


Perakende sektörünün maliyet artışlarını aylardır tüketiciye yansıtmamaya çalıştığını anlatan Sinan Öncel, Eylül ayı itibarı ile ÜFE ve TÜFE arasındaki 25 puanlık farka dikkat çekti. Mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını vurgulayan Öncel, maliyetlerin ister istemez tüketiciye de yansıyacağını, yeni sezon ürünlerin geçen yıla göre yüzde 30 – 40 daha pahalı raflara çıkacağını bildirdi.

Öncel, “Bu bizim arzu ettiğimiz bir tablo değil. Daha önce de çok zorlu sınavlardan geçen bir sektör olarak her şeye rağmen iyimserliğimizi koruyoruz. Sorunun daha fazla büyümemesi için başta iplik ve petro kimya olmak üzere kritik ham maddelerle ara mallarda gümrük vergisini en azından yılbaşına kadar sıfırlayarak maliyet baskısını frenleyebiliriz.

Döviz kuru ve enflasyonun artacağına dair piyasalarda oluşan beklentiyi kıracak hamleler de yapılabilirse yeniden rahat nefes alabiliriz” diye konuştu.

bmd üyeleri eylül ayı e-ticaret satışları
bmd üyeleri eylül ayı e-ticaret satışları

‘Üçüncü Yol’ Düşüncesi: Aldi’nin Müşterilerin Hayatında Kalıcılaşmasını Sağlayan Yöntem

Alanında idealist yeni liderler, son zamanlarda boğucu gelenekleri kırabilecek yeni bir kavramın üzerinde duruyorlar. Aldi’nin ‘Üçüncü Yol’ düşüncesi. Arasında direkt bir bağ bulunmasa da üçüncü yol düşüncesi Avustralya’daki Aldi markasının çekiciliğini açıklıyor.

Aldi’nin Üçüncü Yol Düşüncesi Üzerinden Başarısını İnceleyelim

Avustralyalı tüketiciler, Coles ve Woolies markalarını kısasa kısas savaşına kilitlenmiş süpermarketler olarak görürken aynı zamanda bu markalar aslında tanıdık bir temanın varyasyonları olarak biliniyor. Bu iki marka, aynı satın alma faktörleri üzerinde öncelik içim mücadele ederek piyasada var olan gelenekleri pekiştiriyorlar.

Aldi, bu alanda rakiplerinden keskin bir şekilde ayrılıyor. Aldi’nin müşteriler tarafından farklı bir yerde konumlandırılmasının sebepleri arasında: geniş ürün yelpazesi, farklı mağaza formatı, zengin ürün karması ile geleneksel pazarlama yöntemlerinden farklı bir yol izlemesi yer alıyor. Aldi, “iyi ve farklı” vaadiyle marka kişiliğini iddialı bir noktaya konumlandırıyor. Kaliteli bir alternatif oluşturması sebebiyle Aldi’nin tüketicilerdeki profili bir hayli olumlu durumda.

Son 13 yıldır Avustralya pazarındaki tüketicilerin markalara yönelik tutumları ölçülüyor. Brand Alpha tarafından yapılan bu araştırmaların sonuncusunda Aldi’nin ilişkilendirildiği en uyumlu özellik “özgün olmaktan çekinmeme” olarak belirlendi.

Aldi’ye pazar payından ziyade sahip olduğu özgür ruh güven veriyor. Kendine güveninin bu derece yüksek olmasından dolayı bu yarışta oldukça ciddi bir rakip olarak görülüyor. Aldi, fiyat ve değer açısından diğer şirketlerle doğrudan karşılaştırılmayı toleransla karşılarken diğer her alanda onlarla karşılaştırılamayacak kadar önde olmak için stratejiler geliştiriyor.

Aldi’nin benimsediği “özgür olma özgürlüğü”, diğer üçüncü yol düşüncesi benimsemiş şirketler tarafından da uygulanıyor. iiNet, Telstra ve Optus’a karşı bu stratejiyi benimsiyor. Aynı şekilde lider havayolu şirketi Jetstar, Qantas ve Virgin şirketlerine karşı bu yöntemi kullanıyor. Netflix, Foxtel ve Bank Australia da üçüncü yol düşüncesi ile ilişkilendirilebilecek şirketler arasında yer alıyor.

Üçüncü yol düşüncesini benimsemiş markalar neredeyse önlenemez bir kurumsal kişiliğe sahip durumdalar. Kendilerini ve nerede durduklarını gerçekten iyi biliyorlar ve bu nedenle davranışlarında kısıtlı ve öngörülebilir markalara kıyasla yüksek bir özgüven içindeler. Bunun yanında üçüncü yol düşüncesi, marka deneyimindeki sürtüşmeleri ortadan kaldırarak insanların hayatının pozitif ve konforlu hale getirilmesinde de büyük rol oynuyor.

Taktik olarak üçüncü yol düşüncesini kullanmak perakendeciler için akıllıca bir yaklaşım. Bu taktiği en iyi şekilde kullanmak için kategori liderini ve kategori statükosunu tanımlamaya çalışın. Sonrasında ise buna uygun olan satın alma faktörlerini belirleyin. “İnsanlar bu markalardan ne bekliyordu ve yolunuzu şekillendirmek için beklentileri nasıl altüst edebilirsiniz?” sorusunu düşünün.

Bir meydan okuyucu marka olarak sektörünüzdeki bozuklukların sebebi olan tüm kuralları bir kenara iterek çarpıcı ve yeni fikirler üretirseniz bu strateji için ilk adımı atmış olursunuz. Unutmayın! Üçüncü yol düşüncesini uygulamak farklı bir deneyim sunmayı amaçlamaktan geçer.

Nouriel Roubini, Kripto Paraların Para Birimi Olarak Adlandırılamayacak Kadar Değişken Olduğunu Söylüyor

ABD merkezli ekonomiste göre, bir para birimi, mal ve hizmetlerin fiyat endeksine göre istikrarlı bir değere sahip olmalıdır. Peki kripto paralar bu anlayışa göre nasıl değerlendirilebilir?

Üst düzey ekonomist Nouriel Roubini, büyük küresel ekonomilerin Bitcoin ve diğer dijital para birimlerine yönelik düzenleyici incelemelerini yoğunlaştırdığı için, kripto para birimleri bir hesap birimi değildir ve onlara para birimi demenin “yanlış bir adlandırma” olduğunu söyledi.

New York merkezli Roubini Macro danışmanlığının başkanı ve ABD’deki yüksek faizli mortgage krizini ve ardından gelen 2008 küresel mali krizini tahmin etmesiyle tanınan Bay Roubini, Dubai’deki Alternatif Yatırım Yönetimi Zirvesi’ne (AIM) verdiği demeçte “Kripto para birimleri bir varlık değerine sahip olabilir ancak benim tanımıma göre gerçek para birimi değiller” dedi.

Kripto paralar bir para birimi olamaz

“Eğer bir şey yüzde 5 ila 10 arasında volatilse, [o] bir para birimi olamaz. Bir para birimi, mal ve hizmetlerin fiyat endeksine göre istikrarlı bir değere sahip olmalıdır.”

Dünyanın dört bir yanındaki merkez bankaları, spekülatif yapıları, değer eksikliği ve düzenleyici gözetimleri nedeniyle kripto para birimlerini onaylamıyorlar. BAE Merkez Bankası, kripto para birimlerini yasal ödeme aracı olarak tanımıyor.

Geçen ay, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin, kripto para birimleri konusundaki sert konuşmasını yenilerken, Bitcoin ve diğer sanal para birimlerinin ticaretinde “yasadışı” faaliyetlerin kökünü kazıma sözü verdi.

Reuters’in 24 Eylül’de Çin Halk Bankası’na (PBOC) atıfta bulunarak yaptığı habere göre, hükümet insanların mülklerini korumak ve ekonomik, finansal ve sosyal düzeni sürdürmek için sanal para spekülasyonuna ve ilgili finansal faaliyetler ile uygunsuz davranışlara göz açtırmayacak.

Panel oturumu sırasında kripto para birimlerinin sesli eleştirmeni olan Bay Roubini, kripto para biriminin “ödeme sistemi için bir temel olmadığını ve güvenli olup olmadığını bilmiyoruz” dedi.

Düzenleyiciler tarafından artan baskıya rağmen, kripto para birimleri son birkaç hafta içinde daha yüksek ticaret yapmaya devam etti. Dünyanın en büyük kripto para birimi olan Bitcoin, Çarşamba günü yüzde 3.29 düştü. Ancak, yılın başından bu yana neredeyse yüzde 100 arttı. Coinmarketcap.com web sitesine göre, ikinci en büyük kripto para birimi olan Ethereum, yüzde 0.71 düşüşle 3.461.87 $ seviyesinde yer aldı.

Haziran ayındaki bir raporda, merkez bankalarının küresel kuruluşu olan Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), birçok durumda suç faaliyetine olanak tanıyan kripto para birimlerini spekülatif varlıklar olarak adlandırdı.

BIS, Kripto para birimlerinin paradan ziyade spekülatif varlıklar olduğunu ve çoğu durumda kara para aklamayı, fidye yazılımı saldırılarını ve diğer mali suçları kolaylaştırmak için kullanıldığını söyledi.

Ancak, Bay Abed kripto para birimleri konusunda iyimser.

The National’a, Şu anda gördüğümüz şey, düzenleyicilerin giderek daha eğitimli hale gelmesi ve bu eğitim sayesinde, bu yeni varlıkların toplumda yaygınlaşmasına ve benimsenmesine izin vermek için daha iyi çerçeveler inşa edeceklerini söyledi.

“Hükümetten, yetkililerden ve düzenleyicilerden gördüğümüz bu anlayışla, bu teknolojilerin gerçekten ana akım ortamını almasına izin vermek için çok daha iyi bir oyun alanına sahip olacağımızı düşünüyorum.”

Çin’in kripto para birimlerini yasaklama kararı sorulduğunda, Bay Abed şunları söyledi: Çin’in yaptığı şey kendi nüfusu ve kendi ihtiyaçları için.”

ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu başkanı Gary Gensler bu ayın başlarında ABD’nin Çin’in dijital token`lari yasaklamadaki liderliğini takip etmeyeceğini söyledi.

Dünyanın en büyük ekonomisi, sektörün yatırımcı ve tüketiciyi koruma kurallarına, kara para aklamayla mücadele düzenlemelerine ve vergi yasalarına uymasını sağlamaya odaklanacağını söyledi.

Merkez Bankası’nda 3 isim görevden alındı

0

Para politikasıyla ilgili endişeler nedeniyle para birimi bu yıl yaklaşık %19 oranında değer kaybetti.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Perşembe günü üç merkez bankası para politikası komitesi üyesini görevden alarak yerlerine iki yeni üye atadı.

Resmi Gazete’ye göre görevden alınanlar Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Semih Tümen ve Uğur Namık Küçük ile Para Politikası Kurulu (PPK) Üyesi Abdullah Yavaş’tı.

image 8

Erdoğan, Taha Çakmak’ı Merkez Bankası Başkan Yardımcılığına, Yusuf Tuna’yı da PPK üyeliğine atadı.

Açıklamanın ardından lira, gün içinde yüzde 1 kayıpla dolar karşısında 9,1900 ile rekor düşük seviyeye geriledi. Para politikasıyla ilgili endişeler nedeniyle bu yıl şimdiye kadar yaklaşık yüzde 19 zayıfladı.

PPK revizyonu, Cumhurbaşkanlığının Çarşamba akşamı Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcioğlu ile görüştüğünü açıklamasının ardından geldi.

image 7
merkez bankası başkanı şahap kavcioğlu, solda, ankara’da türkiye cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan ile birlikte.

Geçen ay merkez bankası, yıllık yaklaşık yüzde 20’lik enflasyona rağmen faiz oranını yüzde 19’dan yüzde 18’e indirmişti.

Kavcioğlu, bu hafta faiz indiriminin sürpriz olmadığını ve müteakip lira satışlarıyla pek ilgisi olmadığını söyledi.

Bankanın bir sonraki PPK toplantısı 21 Ekim’de.

Geçen hafta,bazi kaynaklar Erdoğan’ın Kavcioğlu’nun selefini görevden almasından yedi aydan kısa bir süre sonra Kavcioğlu’na olan güvenini kaybettiğini ve ikisinin son haftalarda çok az iletişim kurduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan son yıllarda PPK’da bir dizi değişiklik yaptı. Son iki buçuk yılda, politika anlaşmazlıkları, lira üzerindeki baskı ve para politikasının güvenilirliğine ve öngörülebilirliğine büyük zarar vermesi nedeniyle üç banka yöneticisini görevden aldı.

Manşet enflasyon Eylül ayında yüzde 19.58 ile iki buçuk yılın en yüksek seviyesine ulaşırken, Kavcioğlu’nun geçen ay vurguladığı çekirdek enflasyon yüzde 16.98 oldu.

Erdoğan, faiz oranlarını yüzde 19’a çıkaran ve politika şahini olan Naci Ağbal’ı görevden aldiktan sonra Mart ayında Kavcioğlu’nu atamıştı.

Steve Jobs 10 Yıl Önce Öldüğünden Beri Apple’ın Kaybettiği ve Kazandığı Şeyler

Steve Jobs’un yokluğu her ne kadar Apple için zorlayıcı olsa da içinde bulunduğumuz tabloya baktığımızda Apple en iyimser tahminlerin dahi üzerinde bir değer kazanmış durumda.

On yıl önce Apple tüm sosyal medya hesapları ve geleneksel medya aracılığıyla Steve Jobs’un vefat haberini duyurduğunda bir çok Apple hayranı ve yatırımcısı bundan sonraki sürecin Apple için fazla sancılı olacağını düşünmüştü. Birçok insan başından sonuna Steve Jobs’suz bir Apple’ın nasıl görüneceği konusunda fikirler yürütüyordu. Çoğu yatırımcı Jobs’un gidişinin birinci yıl dönümünde dahi Apple için fikir yürütmenin çok erken olduğunu düşünüyordu. Üstelik Apple bu süreçte yeni yatırımlara atılmıyor ve sadece mevcut ürünlerini geliştiriyordu.

Jobs’un gidişinin ardından Tim Cook tüm şirketin başına geçtiğinde tüketiciler iki kişiyi karşılaştırmaktan geri kalmıyor ve Tim Cook’un kararlarını sorgulamaya devam ediyorlardı. Ancak Steve Jobs’un ardından Apple’ın durumunu daha gerçekçi verilere dayanarak kıyaslamanın en doğrusu olduğu da bir gerçek.

Jobs öldüğünde Apple hayranlarının çoğu Cook’un, Android işletim sistemini kullanan telefonların artan popülaritesiyle uğraşmasının fazla zorlayıcı olacağını düşünüyordu. Ancak bunun aksine birçok gözlemci Apple’ın bu yeni dönemde şansının yüksek olduğu kararına vardı. Hatta bir çokları Apple hakkında vardıkları pozitif kararlarını yatırıma dönüştürerek Apple’ın Jobs öldükten sonra da değerinin artmasını sağladı. Bu sayede Apple dünyada 2 trilyon dolarlık bir değerlemeye ulaşan ilk şirket haline geldi.

Akıllı telefon pazarı büyüdükçe Cook, iş tarihinin en iyi CEO’larından biri haline geldi ve Apple’ın hizmetlerini desteklemek gibi stratejilerle ustaca büyümesini sağladı. Apple şimdi 5 Ekim 2011’de bıraktığı yerden altı kat daha değerli durumda.

Şimdilerde Wall Street sokaklarında fısıldanan tek soru “Steve Jobs hala CEO olsaydı Apple daha başarılı olur muydu?” veya “Steve Jobs tarafından yönetilen bir Apple, Tim Cook’un tarih yazan finansal sonuçlarıyla eşleşir miydi?”

pexels photo 6427919
steve jobs 10 yıl önce öldüğünden beri apple'ın kaybettiği ve kazandığı şeyler 7

Büyük Atılımlar

Bazı uzmanlar Jobs dönemi Apple’ın fazla heyecan verici olduğunu ve her iki yılda bir çığır açan aygıtlar piyasaya sürdüğünü savundu. Onlara göre Apple bu hızla devam etmezse Cook başarısız olacaktı. Ancak bu öngörüyü adil bir şekilde yargılamak için Jobs’un ölümünün üzerinden birkaç sene geçmesi gerekiyordu.

Apple’ın 2011 yılından bu yana tartışmasız en büyük ürünü iPhone kullanıcılarının üçte birinin kullandığı Apple Watch oldu. Jobs’un aynı düzeydeki ürünü olan iPod’un zirvesinden biraz daha ileride.

Cook’un bir diğer mükemmel ürünü modern kablosuz kulaklık pazarının öncüsü olan AirPods’lar. Bu iki ürün düşünüldüğünde Apple’ın rakipleri hala bu ürünlerin başarısını yakalayabilmiş değiller. Ve Tim Cook başarısını kanıtlamış durumdadır.

Jobs dönemine kıyasla Apple’ın insan yaşam biçimini değiştirmeye odaklanmadığı bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

hero b8jxtc10exiq large 2x
steve jobs 10 yıl önce öldüğünden beri apple'ın kaybettiği ve kazandığı şeyler 8

Küçük Şeyler

Steve Jobs bir mucit değil, editördü. Hatırladığı ürünlerin hiçbiri kendi kategorilerinde birinci değildi ve her biri Jobs’ın sahip olmadığı becerilere sahip kişilerin yaptığı işlerle doluydu. Ama bir ürüne neyi koyup neyi dışarıda bırakacağını bilmek konusunda neredeyse insanüstü bir yeteneğe sahipti. Donanım ve yazılım arasındaki dikişleri neredeyse ortadan kaldırabilirdi. Sıklıkla sorgulanan, ancak neredeyse her zaman ileri görüşlü ve sonunda geniş çapta taklit edilen zor kararlar verdi.

Cook döneminde bu sorumluluğu tek bir kişi üstlenmedi. Jobs dönemiyle karşılaştırıldığında, şirket, 2013’ün iOS 7’si gibi, yeni minimalist görünümü kaba bir taslak gibi hissettiren yarı pişmiş ürünlerden fazlasını piyasaya sürdü. Dokunmatik ekranlı Mac’ler yapmak yerine, 2016’da MacBook Pro’nun işlev tuşlarını minik bir dokunmatik ekranla değiştirdi ve görünüşe göre bu, çok az insanı mutlu etti. Şu anda, şirketin Safari tarayıcısında yapmaya karar verdiği ve yalnızca kısmen çözüldüğü tuhaf değişiklikler, ham fikirlerin yetersiz düzenlenmesinin bir örneği gibi görünüyor.

Tüm bu durumlarda, “Steve Jobs buna asla izin vermezdi” diyemiyoruz.

Çoğumuz Jobs’ı hayal ettiğimizde, ürün sunumlarında sahnedeki adamla o kadar ayrılmaz bir şekilde ilişkili olduğunu görüyoruz. Onun gerçekliği çarpıtma alanına girmeyi kararlı bir şekilde reddetmiş olsanız bile, bu demolar oldukça ilgi çekiciydi. Sadece teknoloji endüstrisinin gördüğü en iyi açıklayıcılardan biri olduğu için ya da ara sıra sizi çıldırtacak şeyler ortaya çıkardığı için değildi. Orada sahnede -çoğunlukla kendi başına- bir insan olarak çıktı, hatta çok az şirket yöneticisinin kendileri yapmayı seçeceği şekilde savunmasızdı. Bu, başından beri doğruydu ve son yıllarında, her görünüşü sağlığı hakkında kamuoyunda spekülasyon yapmak için bir fırsat olduğu için daha da doğruydu.

COVID-19 salgını ve sanal etkinliklere geçişle birlikte şirket, Stevenote yaklaşımından daha da uzaklaştı. 2022’de canlı ürün lansmanlarına dönse bile, yüksek prodüksiyon değeri olan hazır videoların, önemli olan hemen hemen her şeyin canlı bir izleyici önünde gerçekleştiği zamandan daha büyük bir rol oynaması muhtemel görünüyor.

Steve Jobs unutulma tehlikesiyle karşı karşıya değil. Ancak giderek daha fazla, Apple onun sahip olmayacağı şeyleri yaptığında, bu şirketin yolunu kaybettiğinin bir işareti değil. Bunun yerine, Apple’ın geçmişini takıntı haline getirmek yerine hala huzursuzca ileriye baktığının kanıtı. Ve bundan daha fazla Steve Jobs benzeri ne olabilir?

2021’de Dünyanın En Değerli 100 Markası

2020’de küresel ekonomi ve markalar Büyük Buhran’dan bu yana en kötü düşüşlerden birini yaşadı. Covid-19’un sebep olduğu dalgalanın etkileri birçok işletmeyi etkisi altına alsa da bazı şirketler bu durumda yalnızca ayakta kalmakla yetinmedi, aksine daha da başarılı oldu. 2021 yılında bu başarılı şirketler sıralamalarını yükseltti.

Araştırmanın Metodolojisi

Araştırma grubu Kantar BrandZ, her yıl şirketleri bu şekilde ölçülen bir marka değerine göre sıralıyor.

  1. Bir markanın toplam finansal değeri = markanın ana şirketine sağladığı finansal katkı ($ değeri)
  2. Orantısal değerle çarpılarak markaların ana şirketlerinin satışları üzerindeki orantılı etkisi ile ölçülür. (% değeri)

Mali sonuçlar daha sonra 170.000’den fazla küresel tüketiciden elde edilen nicel anket verileriyle birleştirilir. Nihai sonuç; bir şirketin marka değerine, itibarına ve değer yaratabilme yeteneğine bütünsel bir bakış sağlar.

Karşınızda 2021’de Dünyanın En Değerli 100 Markası

2021’in en iyi 100 markasının toplam değeri %42 artarak toplam 7 trilyon dolara ulaştı. Listenin başında çoğumuzun bildiği üzere Amazon yer alıyor. Amazon’u Apple, Google ve Microsoft takip ediyor.

2021 3
2021’de dünyanın en değerli 100 markası (brandz)

Liderlik Tablosu

lider tablosu 2
en değerli 10 markanın büyümesi

Amazon bu listede üst üste üç yıldır birinci oluyor. Şirketi liderliğe taşıyan toplam marka değeri ise 683 milyar dolar. Geçen yılın sıralamasından bu yana e-ticaret markasının değeri %64 arttı. Bu artış oranının hesaplanmasında web ve abonelik hizmetleriyle beraber Amazon’un tüm işlerinin baz alındığını da unutmamak gerek.

Listenin ikinci sırasında 612 milyar dolarlık değeriyle Apple yer alıyor. Apple, Covid-19 sürecinin başında büyük bir etkilenme yaşamıştı. Pandeminin ilk günlerinde Apple hisseleri rekor seviyelerden neredeyse %19 düşmüştü. Ancak sonrasında şirket toparlanarak 2020’nin 4. çeyreğinde 64,7 milyar dolar kazanarak rekor derecede bir gelire ulaştı.

Pandeminin tüketicileri hem alışveriş hem de eğlence ihtiyaçları için çevrimiçi ortama itmesi, listedeki en iyi markaların büyük teknoloji şirketleri olmasını mantıklı kılıyor.

Facebook bu yıl iki sıra yükselerek 227 milyar dolarlık marka değeriyle 6. sırada yer aldı. Facebook bu sıralamada üst sırada yer alan tek sosyal medya platformu değil. Toplam marka değeri hesaplandığında Instagram ve Tiktok, Facebook’un gerisinde kalsa da iki platform da geçen yılki rapora kıyasla olağanüstü bir büyüme kaydetti. Bununla birlikte bu iki şirketi, marka değeri büyümesine bakıldığında ilk 10 içerisinde yer alıyor.

buyume 2
en hızlı büyüyen i̇lk 10 marka

Marka Değeri Büyümesine Dair Görüşler

En değerli marka raporu, on yılı aşkın bir süredir şirketleri sıralıyor ve bazı kapsayıcı faktörler, marka değerinin büyümesine önemli katkı sağlayan unsurlar öne çıkıyor:

1. Güçlü Olan Büyür

Güçlü bir başlangıç yapmak markalara avantaj sağlayabilir. Bunun nedeni büyüme hızının yüksek marka değeri ile ilişkili olmasından kaynaklanıyor. Daha basit bir tabirle: güçlü bir marka yüksek olasılıkla zayıf bir markaya göre daha fazla büyüme gösterecektir. Buradan hareketle Amazon ve Apple gibi şirketlerin sıralamalarda birkaç yıl üst üste yer alması açıklanabilir.

2. Pazarlama Fark Yaratır

Doğru bir strateji fark yaratabilir ve mesaj etkiliyse küçük markalar bile önemli yükselişler yapabilir. İtibar veya popülerlik gibi duygusal çağrışımları olan markalar, bunun marka değeri büyümesine dönüşeceğini öngörebilirler.

Nike ve Coca-Cola gibi şirketler duygusal reklamcılık alanında uzmanlaştı. Örneğin geçen yıl mayıs ayında Nike, “Bir Kez Yapmayın” adlı bir videoyla tüketicileri eşitlik için ayağa kalkmaya davet eden bir video yayınlamıştı.

3. Akıllı Yatırım

Akıllı yatırım sadece etkili bir pazarlama stratejisi geliştirmekle ilgili değil, aynı zamanda bu stratejiyi yürütmek ve marka mesajını kalıcı kılacak yöntemlere devamlı yatırım yapmakla ilgili. Örneğin Tesla markasının temel değeri inovasyondur. Şirket sadece 2020 yılında Ar-Ge için 1,5 milyar dolar harcadı.

Tüketiciler Hem Gizlilik İstiyor Hem Kişiselleştirme

Tüketici verileri şüphesiz perakendeciler için kritik ve önemli bir kaynak. Müşterileri daha iyi anlamak, eğilimlerini izlemek ve tahmin etmek, şirket içi ve dışı operasyonları optimize etmek ve bir sürü başka amaç için verilerin değerinin farkındayız. Birçok teknoloji girişimi ve şirketinin satışında gördüğümüz gibi, verilerin parasal değeri bile var.

Perakendeciler için verinin değeri tartışılamaz. Ancak perakendeciler için yalnızca verilerin değerine odaklanmak denklemin yarısını yok sayar.

Ancak toplanan tüm veriler tüketiciler için de değer taşıyor. Perakendeciler bunu iyi kullanırsa, tüketiciler ürün tekliflerinde, promosyonlarda ve iletişimlerde kişiselleştirmeden daha iyi bir şekilde yararlanabilir. Açıkçası kişiselleştirmeyi doğru kullanabilmenin yolu verileri iyi incelemekten geçiyor. Ancak yine de tüm tüketiciler kişiselleştirmeyi çekici bulmuyor. Aslında, bazıları bunu mahremiyetlerinin ihlali olarak görüyor. Google Haritalar’ın size sormadan geçmişinizi en son ne zaman gösterdiğini bir düşünün. Telefonunuzun gittiğiniz her yeri kaydetmesi konusunda ne hissediyorsunuz?

Bu, ‘kişiselleştirme ve gizlilik arasındaki paradoksa‘ yol açıyor. Genel olarak, tüketiciler kişiselleştirmeye, kendilerine özel kampanyalara ve indirimlere değer veriyor. Ancak yine de mahremiyete de önem gösteriyoruz. Kaçınabileceğimiz tüm mahrem detaylarımızı paylaşmamayı tercih ediyoruz. Bu bir muamma yaratıyor: Daha fazla kişiselleştirme elde etmek için tüketicilerin bir miktar mahremiyetten vazgeçmesi gerekiyor.

Bu konudaki mevzuatların perakendecileri tüketicilerle anlaşmaya ve daha fazla şeffaflığa ittiği göz önüne alındığında, bu uzlaşmanın farklı tüketici gruplarında nasıl etki yarattığını anlamak giderek daha önemli hale geliyor. Bu reformlar ayrıca tüketicilere verilerinin toplanmasını ve kullanılmasını durdurma konusunda daha fazla hak veriyor ve bu da perakendecilerin daha kapsamlı pazarlama çabalarını engelleyebiliyor.

6 Tüketici Segmenti

Tüketiciler verilerini perakendecilere sunarken nasıl bir uzlaşmaya gittiklerini anlamamız gerekiyor; Bunu yapmanın riskleri, karşılığında elde ettikleri değer, kendilerini ne kadar savunmasız hissettirdiği ve tüm süreçte sahip oldukları şeffaflık ve kontrol düzeyi gibi. Ardından, bu görüşlerin tüketicilerin verilerini perakendecilere sunup sunmadığını ve nasıl etkilediğini öğrenmek gerekiyor – buna “tüketici-perakendeci veri alışverişi” adını veriyoruz.

Buna dayanarak altı tüketici segmentinin özelliklerini inceliyoruz. Her bir tüketici grubu perakendecilerle veri alışverişinde algıladıkları ödünleşimler ve perakendecilerin verilerini farklı şekillerde kullanma biçimlerine nasıl tepki verdikleri konusunda belirgin farklılıklar gösteriyor. Gelin onları tanıyalım:

1. Kayıtsız (İlgisiz) Tüketiciler (30%): En büyük tüketici segmenti (tüm tüketicilerin neredeyse üçte biri), perakendecilerle veri paylaşımına büyük ölçüde kayıtsız, yani bunu dert etmiyorlar. Kişiselleştirmede yalnızca orta düzeyde değer görüyorlar, aynı zamanda veri alışverişinde yalnızca orta düzeyde risk görüyorlar. Verilerini paylaşmaktan kaçınmıyorlar. Bu tüketicilerin psikografik profilleri, özellikle teknoloji konusunda diğerlerinden daha az yenilikçi olma eğiliminde olduklarını gösteriyor.

2. Ortalama Veri Koruyucuları (29%): İkinci en büyük segmentteki tüketiciler, verileri gizli tutma eğilimindedir, ancak bunu yaparken değer görürlerse potansiyel olarak paylaşıma açıktırlar. Bu tüketiciler, veri paylaşımında fazla risk görmezler ve bunu yaparken kendilerini savunmasız hissetmezler. Bununla birlikte, perakendecilerin verilerine sahip olmalarında gerçek bir değer görmezler ve süreç üzerinde şeffaflık ve kontrol eksikliği algılarlar. Genel olarak teknoloji konusunda rahatlar, perakendecilerin verilerini kullanma şekillerinde pek fazla fayda görmüyorlar.

3. Aşırı Veri Koruyucuları (10%): Önceki segment gibi, bu tüketiciler de verilerini korumayı tercih ediyor. Ancak, bu segment bunu çok daha güçlü bir şekilde yapıyor. Ayrıca perakendecilerin verilerini kullanmasını istemiyorlar, bunu şeffaflık ve kontrol eksikliği olarak görüyorlar. Bununla birlikte, önceki segmentten farklı olarak, bu tüketiciler veri paylaşımında birçok risk algılıyor ve mahremiyetlerinden vazgeçme konusunda kendilerini savunmasız hissediyorlar. Perakendecilere duyulan güven eksikliği, herhangi bir perakende markasıyla etkileşim eksikliği gibi bu görüşleri tetikliyor.

4. Değişim Savunucuları – Şeffaflık (14%): Son üç bölümün (bunlara değişim savunucuları diyoruz) tümü perakendecilerle veri alışverişine olumlu tepki veriyor, ancak farklı nedenlerle. Bu ilk gruptaki tüketiciler, sürecin şeffaf olduğunu algıladıklarında bunu yapıyorlar. Yani, verilerin neden ve nasıl kullanıldığını, nasıl depolandığını vb. bildiklerini hissettiklerinde verileri paylaşmak konusunda kendilerini rahat hissediyorlar. Sonuç olarak, bu segment, kişiselleştirilmiş ürün önerilerini oldukça çekici buluyor ve bir veri ihlalinden sonra bir perakendeciyi desteklemeye devam etme olasılığı en yüksek olan segment.

5. Değişim Savunucuları – Kontrolcüler (10%): Değişim savunucularının ikinci bölümü, süreç üzerinde kontrol sahibi olduklarında verileri paylaşacak olan tüketicileri içeriyor. Veri paylaşım protokollerini seçebilmek veya devre dışı bırakabilmek ve perakendecilerin verilerini nasıl kullanacağı konusunda seçeneklere sahip olmak istiyorlar. Şeffaflık odaklı değişim savunucuları ile karşılaştırıldığında, kontrol arzularına aykırı olduğu için, verilerinin kötüye kullanıldığını hissettiklerinde bir perakendeciyi destekleme olasılıkları daha düşüktür.

6. Değişim Savunucuları – Paradoks (8%): Son olarak, verilerini perakendecilerle paylaşmanın hem çok değerli hem de çok fazla risk taşıdığını algılayan bir segment var. Verilerini paylaşırken kendilerini savunmasız hissediyorlar, ancak süreç üzerinde bir miktar kontrolleri varmış gibi hissediyorlar. Bu tüketiciler, kişiselleştirme-gizlilik paradoksunun tam ortasında oturuyorlar. Sonuç olarak, kişiselleştirme girişimlerine açıktırlar, ancak perakendecilerin bunu yaparken kendilerini kontrol altında ve daha az savunmasız hissetmelerini sağlamaları gerekiyor.

Her segmente yönelik hizmet: Bu araştırmanın temel mesajı, tüketicilerin verilerini perakendecilerle paylaşma yaklaşımlarında farklılık gösterdiğidir. Perakendeciler ve araştırmacılar, verilerin kullanılabileceği yollar ve sağlayabileceği daha fazla kişiselleştirme konusunda heyecan duysa da, tüm tüketiciler bu görüşü savunmuyor. Aslında, çoğu tüketici en azından buna kayıtsız ve en kötü ihtimalle aktif olarak verilerini korumaya çalışıyor.

Kişiselleştirme çabalarınızı tüketici segmentlerine göre düzenleyin: Tüm tüketiciler kişiselleştirmeye değer vermeyebilir ve bazıları için bu onların deneyimlerini azaltabilir. Tüketicilerin kişiselleştirme ve mahremiyete ağırlık verdiği farklı yolları nasıl hesaba katabileceğinizi düşünün. Tüm tüketicilere kişiselleştirilmiş teklifler gönderme olanağınız olsa da, bunu yaptığınızda bazıları bundan hoşlanmayacaktır. Tüketicilerinizin her birinin hangi segmentlere girdiğini biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, öğrenin!

Veri paylaşımını değerli hale getirin: Tüketicileri verilerini paylaşma ve kişiselleştirme alma konusunda rahat hale getirmenin önemli bir bileşeni, onlara sahip olduğu değeri göstermektir. Tüketicilere verilerini paylaşmanın deneyimlerini nasıl daha iyi hale getireceğini gösterebilirsiniz. Bunun daha alakalı reklamlar sunmaktan daha ileri gitmesi gerekiyor; Tüketicilere, deneyimlerini daha verimli, daha eğlenceli veya özel ihtiyaçlarına daha uygun hale getirebileceğinizi göstermelisiniz.

Şeffaflık ve kontrol sağlayın: Tüketiciler, verilerin nasıl toplandığını ve kullanıldığını biliyorlarsa ve süreç üzerinde söz sahibiyseler, genellikle verilerini paylaşmaya daha isteklidirler. Tüketicilere verilerinin nasıl toplandığını, kullanıldığını ve saklandığını gösterebilir ve sürece onlara girdi verebilir misiniz? Örneğin, tüketicilerin gizlilik tercihlerine göre farklı kişiselleştirme düzeylerinden birini seçmelerine izin verebilir misiniz?

Özetle, verilerin değeri vardır – ancak yalnızca perakendeciler için değil. Tüketici-perakendeci veri alışverişi, hem perakendecilere hem de katılan tüketicilere dayanır. Düzenlemeler değiştikçe ve tüketici mahremiyetiyle ilgili endişeler arttıkça, tüketicilere verilerini paylaşmaları için ikna edici nedenler verme sorumluluğu giderek perakendecilere düşüyor. Bunu yapanlar, yalnızca sahip olacakları verilerde değil, müşterileriyle geliştirecekleri daha derin ilişkilerde de rekabet avantajına sahip olacaklar.

Lüks Perakendenin Çin’deki Yeri

Pandemiyle beraber dünyada sürekli seyahat kısıtlamaları, mağaza kapatmaları ve yeniden yapılanmalar gerçekleşmeye başladı. Lüks marka yöneticilerinin bu durumlar karşısında bazı önlemler almaları artık bir zorunluluk haline geldi. Yöneticilerin satış-dağıtım süreçlerini düzene sokmak, değerli sadık müşterileri elde tutmak ve yeni müşterilere ulaşmak açısından rakiplerinden önde olmaları gerekli. Markaların bir yandan yerel düzenlemelere ve uygulamalara ayak uydururken diğer yandan itibarlarını korumaları gerekiyor. Şartlar ne olursa olsun müşterilere hizmet vermek zorundalar.

Geçen yıl ne podyumlar ne de büyük tanıtım etkinlikleri gündemde yoktu. 2020’de lüks perakendeciler, mağaza vitrinlerini dijital hale dönüştürmek zorunda kaldılar. Marka haberleri karma etkinliklerle başlatıldı ve dünya genelinde yayınlanarak büyük bir kitleye ulaştı.

Bu eğilime prestijli bazı lüks perakende markalarının eylemleri örnek olarak gösterilebilir:

  • Lexus, IS 2021 modelini müşterilerin ürünün özelliklerini görmeye olanak sağlayan “Lexus AR Play” adındaki bir arttırılmış gerçeklik uygulamasıyla tanıttı.
  • Gucci, bir mobil oyun geliştiricisi olan Wildlife Studios ile iş birliği yaparak kıyafetleriyle ilgili bir dijital oyunlaştırma gerçekleştirdi.
  • Chanel, teknoloji tasarımcıları tarafından oluşturulan dijital kıyafetlerin sanal olarak denenmesine imkân tanıyan bir platform geliştirdi.
  • Yves Saint Laurent Beauty, 1000 özel konuk için Zoom üzerinden sanal bir oda düzenledi.
  • Dior, pazarlama çabalarını sanal gösteriler, web seminerleri ve özel satışlar üzerinden ilerletmeyi kararlaştırdı.

Tüketiciler geçen yıl lüks markalardan alışveriş yapmak için özel olarak seyahat etmese de yüksek kaliteli ürünlere olan talep artarak devam etti. Bir Delaoitte raporuna göre küresel lüks satışlar pandeminin başlangıcından bu yana yüzde 9 arttı ve lüks perakende sektörünün cirosu azalmadı.

Lüks Perakende ve Çin

2019’da McKinsey tarafından yapılan bir araştırmaya göre genç Çinli tüketiciler sayesinde lüks moda ve aksesuar sektöründe dünya çapında yüzde 65 büyüme sağlaması bekleniyordu. Avrupa ve ABD bu yüksek değerli müşteri segmenti için büyük ölçüde ulaşılamaz durumdayken akıllı lüks markaların ürünleri onlara getirmesi gerekiyor.

Cegid’in dünya çapındaki satış ve uluslararası operasyonlar müdürü Sylvain Jauze’a göre bazı Avrupa ve ABD perakende markaları mağaza kapanmalarıyla karşı karşıya. Bu sebeple Asya ve Çin’deki işlerini geliştirmek istiyorlar. Jauze, Çin pazarında yeni markaların kurulması için fiziksel mağazaların hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. Bunda Çin’in geçen yıl dünya çapında en fazla satıda lüks marka açılışına sahip olmasının büyük payı var.

Çin büyüklüğündeki bir ülkede itibar oluşturmak için tek bir mağaza yeterli değil. Bu sebeple pazarı analiz edebilen ve o pazarda lüks ürünlerin nasıl satılacağını bilen çalışanlara büyük bir ihtiyaç var. Şirketlerin bu tür çalışanlara yatırım yapması gerekiyor.

Ticari uygulamalar açısından Çin’de faaliyet göstermek, Avrupa veya ABD’de faaliyet göstermekten oldukça farklıdır. Çevrimiçi ya da çevrimdışı fark etmeksizin Çin’de çok büyük bir pazar var ve pazar satış ekosisteminin hayati bir parçası. Çin’de bu alanda en büyük trend TMall (eski adıyla Alibaba’ya ait Taobao Mall) olarak karşımıza çıkıyor. Çinli tüketiciler her ne kadar mağazadan alışveriş yapmayı sevseler de bu gibi hızlı ve kullanışlı platformları da güvenilir buluyorlar. Tmall’s Luxury Pavilion, JD.com ve hatta WeChat gibi birkaç özel platform, çoğunlukla genç ve dijitak odaklı Çinli tüketicilerle bağlantı kurmak adına yüzlerce lüks marka için e-ticaret vitrinleri sunuyor.

Küresel ve Yerel İlişkisi

Çin pazarındaki fırsatın en uygun örneği, şirkete 80 milyon € yatırım yapan Exor tarafından kurulan lüks Hermès markası Shang Xia’nın satın alınmasıdır. Shang Xia, 10 yıl önce Çinli tasarımcı Jiang Qiong Er ve Hermès tarafından lüks moda, aksesuarlar, ev eşyaları ve deri ürünler sunan bir şirket olarak kuruldu. Hermès’in 1996’dan beri Çin’de faaliyet göstermesine rağmen, şirket yerel zanaatlardan, tekniklerden, geleneklerden ve malzemelerden fazlasıyla yararlandı.

Jauze’a göre birçok Çinli tüketici değere odaklanmış olsa da kaliteyi takdir etmeyi ihmal etmiyor. Bu sebeple Hermès markası Çin’de çok iyi çalışıyor çünkü birinci sınıf deri kullanıyor ve en iyi zanaatkarları kullanıyor. Guangzhou’daki Taikoo Hui alışveriş merkezinde bulunan Hermès mağazası, 2020’deki ilk karantinadan sonra yeniden açıldığı gün 2,7 milyon dolarlık satış yaparak çok büyük bir başarı göstermişti.

Çin’e açılmak isteyen işletmeler, doğru marka konumlandırmasını geliştirmek için sosyal ağlara ve pazar uzmanlarına yoğun bir yatırım yapmak zorunda. Lüks bir mağazanın Avrupa’da itibar sahibi olması Çin pazarına bilinmeyen bir marka olarak kolayca girebileceği anlamına gelmiyor. Yerel açıdan markanızın anlaşılmasını sağlamak ve hedef tüketiciyi tanıyacak yolar üretmek, net bir stratejiyle sürdürülebilir bir yatırım gerektiriyor.

Çin pazarı bütün bu gelişmeler sonrasında kendi kendine yetebilen ve büyüyen ekonomisiyle lüks perakendenin yeni bir merkezi haline gelebilir.

Pamuk Fiyatları Son 10 Yılın Zirvesinde. İşte Perakendeciler ve Tüketiciler İçin Bunun Anlamı

Pamuk fiyatları en son bu kadar yüksek olduğunda takvimler 2011’in Temmuz ayını gösteriyordu. Peki bu durum perakende sektörü için ne ifade ediyor?

Levi’s CEO’su Chip Bergh, yatırımcılarla Çarşamba günü yaptığı bir görüşmede “2011’de bir dua zincirine ihtiyacımız vardı” diyerek o dönemki durumun ciddiyetini açıklamıştı.

Bergh, aynı zamanda pamuk fiyatlarındaki bu tarihi artışı da bekliyordu. Büyük bir pamuk ihracatçısı olan Hindistan, yerel ortaklarına yardım etmek için sevkiyatları kısıtladığında pamuk 1 kilogram başına 3 doların üzerine fırlamıştı.

Ulusal Perakende Federasyonu Baş Ekonomisti Jack Kleinhenz, pamuklu bir tişörtün fiyatının ortalama 1,50 dolardan 2 dolara yükseldiğini söyledi. Doğal olarak tüketiciler de bu artışı hissetti. Ve aynı zamanda tüketiciye bu fiyat artışına rağmen uygun fiyatla ulaşmak isteyen şirketlerin kârı da düşmüş oldu.

Peki bu artışın kaynağı nedir? Geçen Aralık ayında, Trump yönetimi, Uygurların Çin hükümeti tarafından zorla çalıştırılarak üretildiği endişesiyle ABD’deki şirketlerin Çin’in Batı Sincan bölgesinden gelen pamuk ve diğer pamuk ürünlerini ithal etmesini engelledi. Biden yönetimi sırasında yürürlükte kalan karar, şimdi Çinli şirketleri ABD’den pamuk almaya, bu pamukla Çin’de mal üretmeye ve ardından ABD’ye geri satmaya zorluyor.

Kuraklıklar ve hava sıcaklığındaki artış da dahil olmak üzere aşırı gelişen hava koşulları, dünyanın en büyük pamuk ihracatçısı olan ABD’deki pamuk mahsullerini de yok etti. Hindistan’da yetersiz muson yağmurları ülkenin pamuk üretimine zarar verdi. Ve pamuk üretimi gözle görülür bir oranda düşüş yaşadı.

‘Gerçek Fiyatlandırmanın Gücü’

Perakendeciler ellerinde daha fazla stok bulundurarak, siparişleri biraz daha erkene çekerek ve müşterilerinin isteklerini öngörmeye çalışarak bir fiyatlandırma gücü elde etmeye çalışıyorlar.

Covid salgını, şirketlerin bu değişimi hızlandırması için zaten bir “örtü” görevi görmüştü. Devam eden tedarik zinciri krizleri de stokların daralmasına sebep olmuştu. Bu dinamik, maliyetleri çok fazla artırdı. Buna rağmen işletmeler fiyatları yükseltseler de tüketiciler hala satın almaya devam ediyor gibi görünüyor.

UBS analisti Robert Samuels, yükselen emtia fiyatlarından en fazla etkilenmesini beklediği perakendecilerin denim konusunda uzmanlaşmış perakendeciler olduğunu söyledi. Pamuk, kot pantolon ve diğer denim ürünlerini yapmak için kullanılan hammaddelerin %90’ından fazlasını oluşturuyor.

Peki Neler Olacak?

Goldman Sachs analistlerine göre, sözleşmeli pamuk alımlarının zamanlaması göz önüne alındığında, artan pamuk maliyetlerinin perakendecilerin gelir tablolarında görünmeye başlaması biraz zaman alacak. Ve 2011’de pamuk fiyatlarının, emtianın bugün işlem gördüğü yerin oldukça üzerinde olan pound başına 2 doların üzerine çıktığını belirtmekte fayda var.

Yine de, yüksek fiyatlar devam ettikçe giyim stokları bir miktar baskı ile karşı karşıya kalabilir. Örnek olarak analistler, Ralph Lauren, Gap Inc., Kontoor Brands ve Calvin Klein’ın sahibi PVH gibi şirketleri işaretliyor. Wrangler ve Lee jeans’in sahibi olan Kontoor Brands’in hisseleri geçtiğimiz hafta yaklaşık %6 düşerken, PVH, Gap ve Ralph Lauren haftayı %2’den az düşüşle kapattı.